26 Mayıs 2015 Salı

İntihar



Üç gündür uyumuyorum. Yemek de yemek istemiyorum. Az önce elmalı turta getiren yaşlı komşum Virginia'nın o harika tatlıları mutfak tezgahının üzerinde çürümeye başladı bile şimdiden. Vince'in onları yalamasını bile umursamıyorum. Artık sadece oturmak ve dünyanın döndüğünü hissetmek istiyorum. İş yerindekilere hasta olduğumu söyledim. Benim gibi bir işkoliğin hasta olması onlara pek inandırıcı gelmese de artık sadece durmak istiyorum. Söylenecek ne kadar söz varsa hepsini söyledim. Ama bunları anlatmam gerek. Önce bir sigara yakmalıyım. Elbette ateş bulabilirsem.

Bilmeniz veya duyup yine bilmezlikten gelmeniz gereken şeyler var. Bu dünya hakkında hiçbir bok bilmiyorsunuz. Kimsenin ne hissettiği hakkında, ne hissettiğiniz konusunda, ne istediğiniz konusunda çoğunuz habersizsiniz. Yere bırakılmış bir avuç un gibi dağılmışsınız etrafa. Bembeyaz olduğunuz konusunda herkes hemfikir. İnsanlığın en iyi bildiği şey; yayılmak. Bir toprak ele geçirmek ve üremek. Bundan daha becerikli canlılar sadece bakteriler. Size sizi anlatarak ilgisizliğinizle ödüllenmeyi istemem canınızı sıkmayı planlıyorum sadece. İnsanlığın en küçük parçasıyız ve bundan gayet memnunuz. Çünkü varız. Varolmadının tadını bir kere tattıktan sonra kimse ondan kolay kolay vazgeçemiyor. Ne yaşadığınızın önemi var mı sizce? Bir kaç şey var zihnimde dolanan. Bilmeniz gerekmiyor aslında ama anlatayım.

8 yaşında bir trafik kazası geçirdim. İlk günden beri okula tek başıma yürüyerek giderdim o güne dek. Karşıdan karşıya geçerken bir pizza arabası bana çarptı. Uyluk kemiklerimin ikisi de kırıldı. O anda kafamda Vivaldi çalıyordu. Bahar gelmişti çünkü ve ağaçlara bakarak yürümeyi seviyordum. Sipariş edilen pizzaları bir kaç dakika geç götürürse bahşiş alamayacağını bilen pizza kuryesi de o gün kırmızı bir şapka takmıştı kafasına. Araba kullanırken bir anda sigara yakmak istemiş adam ve tam çakmağı çakacağı sırada yolda karşısına çıkmışım. Tam bir sene yatalak kaldım. Çoğu doktor bir daha yürüyemeyeceğim konusunda hemfikirmiş. Babam yürüyebilmem için her gün kiliseye gidip dua etmiş. İsa gibi o da bir marangozdu. Daha doğrusu masalar ve sandalyeler yapıyordu. Kardeşlerimin ben yatakta yatarken yanıma gelip bana ağaç dalları getirdiklerini anımsıyorum. Tam 4 mevsim geçti böyle ve ben umudumu kaybederken kasıklarımdan yeniden elektrik geçmeye başladı.

O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; ağaçları bir daha göremeyeceğini düşünerek yok olmayı istemek.

O andaki istekleriniz, yönelimleriniz veya amaçlarınız her neyse ve bunlara dair kesin bir cevap çıkıyorsa hayattan, bir şeylerin kırılıp parçalanması çok olası. Hayal kırıklığına erkenden uğramanınız en iyi yönü, bir daha kolay kolay hayal kurmak istememenizi sağlaması. Abim Anthony ile birlikte uzun yürüyüşlere çıktık kazadan sonra. Abim yanımdan hiç ayrılmıyordu. Blackwolf adında küçük bir kasabada yaşıyorduk o zamanlar. Kasabanın hemen dışında yeni inşa edilmiş bir fabrika vardı ve oraya tarlaların arasından geçerek gidilebiliyordu. Kasabanın nerdeyse tüm erkekleri orada çalışıyordu. Abimin büyük bir merakı vardı; kuşlar. Aklınıza gelebilecek tüm kuşlar. Güvercinler, serçeler, sakalar, hüthütler, bıldırcınlar, leylekler, saksağanlar. Bana tarlaların içinden gizli patikaları gösterir ağaçlardaki kuşları anlatırdı. Yakalayabildiği kuşları da eve getirir evin damına kurduğu kocaman kafesin içinde onları beslerdi. Eski püskü bir praktika fotoğraf makinası da vardı. Ara sıra fotoğraflarımı çeker şehre indiği zaman onları tab ettirirdi. Pek konuşmazdık ama. Ağzından çıkanları duymak için sabırsızlanırdım ama çıkmazdı o kelimeler. Ne düşündüğünü bilemezdim.

Bir gün ablamla abim odadaki yatağı kim toplayacak kavgası yapmışlar. Ben o gün okuldaydım. Ablam öfkeyle dama çıkıp abim evden gidince kuşların kafesini açmış. Tüm kuşları saldıktan sonra da pişman olup onları yakalamaya çalışmış. Becerememiş tabi. Akşamüstü abim eve gelince her zaman olduğu gibi dama çıktı ve saatlerce ordan inmedi. Annem defalarca yanına gitti her seferinde kımıldamadan kafesin önünde bir iskemlede onu otururken buldu. O günden sonra zaten pek konuşmayan abimin ağzından tek kelime çıktığını görmedim.

O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; kuşlar salıverildiği anda arkalarından bakıp seyretmek


Bu olaylardan hemen her gün binlerce insanın başına geliyor biliyorum. En gaddar, acımasız, zalim insanın bile başına geliyor. Yaşıyorsun ve....geçiyor. Bazıları için geçemiyor ama. Geçmemesini de bazen sen seçiyorsun. Ancak bazı şeyleri de ne kadar korkunç olurlarsa, onları zihninde yok edebilmen o kadar güçleşiyor doğru. Örneğin Annabelle. 19 yaşındaydım O'nu ilk gördüğümde. Bana aşık olduğunu biliyordum çünkü gülümsemesi incelikle her kelimesi düşünülerek yazılmış muhteşem bir roman gibiydi. Kimseye öyle gülümsediğini görmedim. Fakat bana dokunamıyordu. İkimizin de çizgi romanlara merakından dolayı O'na x-menlerdeki Rouge diyordum. Bir gece çok sarhoş olduk ve akla hayale gelmeyecek şekilde sevişmeye başladık. Aniden durup ağlamaya başladı ve olanları anlattı. 7 yaşında kilisedeki peder tarafından tecavüz uğramıştı. Bunu anlatırsa tüm ailesini öldüreceğini tehdit eden adam bunu Annabelle'e defalarca yapmıştı. O günden sonra hiçbir şey hissedemediğini söyledi. Hayatı boyunca ilk kez bu kadar çok ağladığını da. Tüm hayatı boyunca tek istediğinin insanları incitmek olduğunu ve bunu bir kere yapmaya başladığında, bir daha vazgeçemediğini söylerken artık ağlamıyordu.

O'nu o geceden sonra bir daha görmedim. Uzak arkadaşlarından biriyle bir kaç sene önce karşılaştık. Çoktan intihar etmişti. Gayet olağan bir şekilde "Evet. neden böyle yaptığını anlamadı kimse. Babası çok harika bir adamdı ve hep kiliseye giderdi" demeyi de ihmal etmemişti.

Anlattığım bu insanlar hayatım boyunca dibimden geçenlerden sadece bir kaçı. Benim yaşadıklarımın pek bir önemi yok. İnsanların dönüşümü kaçınılmaz. Kocaman gudubet kayalar bile rüzgarla sesle suyla paramparça olurlarken biz neden olmayalım? Acı çekmiyorum. Kimseye garez beslemiyorum. Dünyanın kötülüğüyle de derdim yok. En korkutucu hal bu sanırım. Sizlerden biri oldum. O kendi yargılarına batıp kafasızlaşan uzak tanıdıklar gibi oldum. Bundan daha katlanılmaz bir ruh hali daha bilmiyorum.

Acı, insanın içinde bir el bombası gibi yaşayan organik bir canlı aslında. Bazıları tek bir seferde patlayıp etraftaki her şeye zarar verirken bazıları azar azar, defalarca patlayabiliyor. Acının boyutuna göre patlayacağı zaman, patlamanın şiddeti, patlayacağı sayı belirleniyor. Bazıları tamamen yok ediyor bünyeyi. Bazıları yamuk yumuk olanları silip süpürüp yeniden ve daha güzelini inşa etme şansı tanıyor insana. Bütün bu başımıza gelenler neye göre belirleniyor peki? Kader mi? Raslantısal bir kaos mu? Hiç kimsenin bu konuda aslında bir fikri yok.

Yan komşum yeni kitabını getirmişti geçen hafta. Ara sıra sinir krizleri geçirip kocasıyla kavga etse de tatlı bir kadın. Dalgalar. Kitabın adı buydu ama sanırım o kitabı okumak nasip olmayacak bana. Elimdeki silah birazdan ateşlenecek ve 7.62'lik bir mermi kafatasımı delip o zavallı beynimin içinden geçip gidecek. Sizlere hiçbir şey öğütlemiyorum. Bir intihar mektubunda kadının birisi " çok acı var " deyip bırakmıştı. Ben biraz lafı fazla uzatıyorum. Annem bunu öğrendiğinde kahrolmamasını dilerdim ama olacak. Birilerinin seni sevmesini ve kaybetmek istememesine engel olamıyorsun. Virginia da dünyanın en sabırlı kocasına sahip olmasına rağmen O'na " seni üzüyorum sana zarar veriyorum bu beni kahrediyor benden nefret et " diye bağırıyordu geçen akşam. Ölümüm hiçbir şeyi değiştirmeyecek ve siz yaşayanlar bu olanlara yine anlam veremeyeceksiniz. O kadar güzel şey varken, umut varken, mücadele etmek varken bu pes etmek neden diyeceksiniz? Pes ettiğimi kim söyledi? Sadece bunu seçiyorum ve Kosinski'nin de dediği gibi " sonsuza karışmayı" seçiyorum.

Her şeyin birazdan biteceği şu anda bile farklı olmayı istiyorum. Yaşamayı ve her şeyin yeni baştan var olabilmesini. Her şeyi kontrol edebilmeyi. İsteklerimi, hayallerimi ve sevdiğim insanları görmeyi. Onların mutlu olmasını isteyerek yaptığım tüm eylemlerde bile onlara karışıyordum aslında. Bilmek anlamak demek değil. Şu an yaşamanın tadıyla dolu olan sizler, ne kadar acı çekmiş olursanız olun, ne kadar derdiniz olursa olsun benim bu yaptığıma anlam veremiyorsunuz biliyorum. Birdenbire var olmamayı seçmek bir insanın yapabileceği en ürkütücü şey ölümlüler için. Attığınız her adımda bilinçsizlik ve raslantılar var. Her şeyin tamamen farkında olamıyorsunuz ve savruluyoruz. Hissettiklerinizin dilediğince olmasını istemiyorum. Gözlerinizin göremediği şeylere bakmamayı tercih ettikçe kendinizi daha da anlamlı zannediyorsunuz.

Uyanmıyorsunuz hiç. Bu baygın halin içinde daha fazla kalmaktansa parçalarımın dağılmasını diliyorum.

Hoşçakalın



Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...