11 Mayıs 2015 Pazartesi
7 yıllık bekleyiş
Günler yaşlı bir köpeğin iniltisine benziyor. Huysuz ve yaşlı bir köpek. Kımıldayamıyor bile yerinden. Mats'ı uğurlayalı 7 yıl oldu. Dört çocuk ve 2 köpekle birlikte bu evin içinde birbirinin aynısı olan yüzlerce gün geçirdim. O'nun ellerini anımsıyorum. Elinin üzerindeki damarlar, toprağa bakınca görülen yerin altından henüz çıkarılmamış akikler gibiydi. Sessizce bakıldığında içinden geçip giden kanı bile görebilirdiniz. Yüzümü ellerinin arasına alır hiç söylenmemiş bir masal anlatırdı bana. Bilinmeyen bir lisanı vardı gözlerinin. Bana baktıkça kendimi büyütürdüm. Birdenbire çocuklaştırırdı beni sonra bir kadına çevirirdi. İnsan elinin ayasında sihirli değnekler var gözle görülmeyecek kadar küçükler. Eğer bir insan elini size değdi değecek kadar yaklaştırırsa, dokunmadan bir an öncesinde onu hissetmeye başlarsınız. O'nun ellerinde sonsuz sayıda yıldızlar ve gökler vardı. Yüzüme dokunduğunda ışıldıyordum. Gülümsemek için mutlu olmaya ihtiyacım yoktu.
Bir gün yaşadığımız köye zırhlı süvariler geldi. Burgundy dükünün adamlarıydılar ve bitkin haldeydiler. Köy köy dolaşıp Fransa kralı adına savaşacak adamlar arıyorlardı. Hiç kimse savaşmak istemiyordu çünkü onlarca yıldır süren bir taht kavgası devam ediyordu. Onlar didişirken insanlar ölüyordu ve ne kadar paralı asker varsa hepsi ölmüştü. Ellerinde doğru düzgün silah tutacak adam bile kalmamıştı. Kalanları da köylere gönderip para teklif ederek yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Parayı bile artık kimse kabul etmiyordu o nedenle zorla erkekleri toplayıp savaşa götürüyorlardı. Erkekleri kalmayan köylerdeki çocukları bile savaşa zorla götürmüşlerdi. Valois denen bir adam başlarındaydı. Bu adam Grandoir'da yaşayan erkek kardeşimi savaşa gitmek istemediği için döve döve öldürmüştü. Tiksinç yaratık. Eğer bir insanı sadece bakarak öldürmek mümkün olsaydı keşke. Sadece bakarak yüzünü paramparça edip kafatasında tek bir et parçası kalmayana kadar didiklemek mümkün olsaydı. Adi şerefsiz!
"Ey kardeşlerim!! Kralınız sizi çağırıyor. Bu kutsal toprakların altında yatanlar aşkına İsa ve onun kutsal bakire anası Meryem aşkına duyun sesimi! Meryem'in gözyaşlarına kulak verin!! Kralınız İsa'nın tek koruyucusu ve kollayıcısı! Şerefiniz ve onurunuz için bileğinizi bu topraklara ve yüce tanrıya adayın!!"
Köy meydanında toplanan kalabağın içinden bu adamlara itiraz edebilecek tek bir kişi bile yoktu. Bir kaç hafta önce St Angier'deki meydanda bu sözleri duyduktan sonra "açız" diye bağıran yaşlı bir adamın kafasını kılıcıyla kesip köyün meydanına asan adamlardı bunlar. Herkes olacakları az çok tahmin edebiliyordu. Bir kaç saat içinde köy meydanına köydeki tüm erkekleri topladılar. Gözlerimden kanlar boşansaydı keşke. Valois'yı gördüğüm anda anlamıştım benim tatlı Mats'imi ellerimden alacaklarını ama O bunlardan habersiz tarlada çalışıyordu. Mats dönmeden bu adi yaratıkların gitmeleri için dua ettim ama O olanlardan habersiz döndü ve tutup götürdüler O'nu. Sarılamadım bile. Gövdemde bir yarık açıldı sanki. Giderken bana baktığını gördüm ellerimle ağzımı örtebiliyordum sadece. Üstümde ne varsa paramparça etmek istedim o an. Gökyüzünü kağıt gibi yırtmak istedim. Köyde yalnızca bir bacağı olmayan François adında bir adam kalmıştı. Sakatları almıyorları yanlarına allahtan. Bir gece önce bunların olacağını bilseydim Meryem şahidimdir güzel yüzlümün bacağını kendi ellerimle koparırdım. Sesim yok olana dek bağırdım. Sadece bağırabildim.
Aradan yıllar geçti ve Mats'ten gelen tek haber bir beze yazılı bir mektuptu. Savaşta onunla beraber çarpışan ve iki kolunu birden kaybeden köyümüzün sütçüsü Clermont'a o bezi emanet etmişti. Bezin üzerine incecik bir iğneyle üstündeki kıyafetinden kopardığı ipliklerle bu mektubu işlemişti. Bezin üzerindeki kan izlerini de yıkamaya çalıştığı belliydi. Kenarlarında hala kurumuş kan lekeleri duruyordu.
" Sevgilim. Gözlerimin gördüğü tek varlık
Adından başkasını sayıklamıyorum. Her geçen gün daha da güçleniyorum. Beni sakın merak etme. Burada hepimize ekmek ve lahana çorbası veriyorlar. Yüzünü ellerimin arasında tutacağım gün gelecek ve ben o gün ömrümce sana kulluk edeceğim.
Irmağım, dağ kalpli sevgilim, beni tek bir gece bile merak etme. Kılıcım yanımda ve O'na senin adını verdim. Sesimi duy ve bil ki hayatımı kollarında bitireceğim"
O mektubu gecelerce öptüm. Bir bez parçasına sarılarak onu koklayarak uyuyakaldım. Açım. Sana çok açım ve elimde sadece zakkumlar var. On tane ömrüm olsa, onunu da sana veririm. Bir bez parçası tüm kalbimi sarıp beni ısıtıyor buna bile razıyım.
Tam 7 sene geçti böyle. Bir bez parçası kalbimin sahibi oldu. Öpülmekten üzerindeki kan lekeleri bile temizlenmiş bir bez parçası. Seni seviyorum diyerek uyuyakaldığım gecelerde köyü basan ve bana tecavüz eden haydutları saymazsak huzur içinde geçirdim onsuz gecelerimi sadece bu bez parçası sayesinde. Sırf bir tane daha bir tane daha mektup yollayabilsin diye değil köydeki tüm erkekler, dünyanın tamamının ölmesini diledim. Defalarca.
Dolunay olan gecelerde köye kurtlar indiğinde inekleri koruyacak kimse olmadaığından kadınlardan genç ve diri olanlar arasından bir kaç kişi sabaha kadar nöbet tutuyorduk ve o gece nöbet tutma sırası bendeydi. Elimizde oraklarla ahırın yanındaki barınaklarda gökyüzünü seyrediyorduk. Birden tarif edilemez güzellikle bir yıldız kaydı. O an içimdeki yıllar süren huzursuzluk sona erdi. O kadar huzurla dolmuştum ki oturduğum yerde uyuyakalmışım. Uykum o kadar tatlıydı ki rüyamda Mats'i görebiliyordum. Yıllardır ağlayarak uyumaktan rüya bile görmez olmuştum. Üzerinde kocaman parlak bir zırh vardı ve kılıcını tek eliyle gökyüzüne kaldırmış yüzüme bakıyordu. "artık seninim" deyip gözden kayboldu. Gürültüyle uyandım kurtlar ahıra girmeye çalışıyorlardı elimdeki orağı nasıl salladığımı bile bilmiyorum tüm kurtları tek başıma korkutmuştum. Yüzümde yıllardır içilmemiş bir şarabı ilk kez tatmış ergen bir çocuğun mutluluğu vardı şimdi. O yaşıyordu.
Şimdi ise yollardayım. Çünkü bir hafta önce köye Valois'nın adamları geldiler. Valois ölmüştü. İngilizler Valois'yı yakalayıp kollarından ve bacaklarından taşlarla bağlayıp nehre atmışlardı. Ölmüştü iğrenç yaratık! işte rüyam gerçek oldu diye düşünürken Agincourt'ta korkunç bir savaşın olduğunu anlattı adamlar. Bizimkiler çamurun içinde kaybolup gitmişler. Binlercesi oklarla ateşle ve çamurla yok olup gitmişti. O an içime bir korku düştü. Çocukları ve köpekleri bırakıp gidecek kadar büyük bir korku. Ne kadar biriktirdiğim para varsa yarısını büyük oğlum Pierre'e verdim. Diğer yarısını ve biraz ekmek alıp yola koyuldum. Orada ne bulacağımı bilmiyorum. Geçtiğim ne kadar köy varsa ya yakılmıştı ya vebadan insanlar birer irin damlasına dönmüştü. Tanrı bizi çok seviyordu yine. Ah tanrım! Niye her cehennemi bize yakıştırıyorsun! Üzerimdeki kıyafetler paçavraya dönene dek yola devam ettim ve bir sabah nehrin kenarında atlıları gördüm. Evet yaklaşmıştım artık. Hepsi bitik halde onlarca adam giydikleri zırhın içinde birer kirpi gibi büzüşmüşlerdi. Onlara gidip Agincourt'u sordum.
" Oraya gitme. Orada sadece cesetler ve balçık var" dediler. Korkum büsbütün artmıştı. Onlara yalvardım ve para teklif ettim. Üç parça altın karşılığında bir tanesi beni atına bindirip oraya götüreceğine söz verdi. Carre adında basit bir köylüydü O da. İki gece yol aldık. Adam merhametli biriydi benden faydalanmaya bile çalışmadı. Bu kadar yolu neden geldiğimi anlatmama bile izin verdi. Bana çok acımıştı. Sadece 21 yaşında olduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım çünkü kırk yaşında bir adama benziyordu. "Öldürdüğün her adam seni bir yaş daha yaşlandırır küçük kadın" diyerek gülümseyecek kadar da hoş gönüllüydü. Keşke Mats'imi tanısaydı. Keşke güneş o gün açsaydı ve yağmur yağmasaydı.
Agincourt'a vardığımızda kocaman arazi insanlardan geriye kalan beden parçalarını yiyip bitirmekle meşgul olan yılandan çiyandan kargadan ve türlü kemirgenden görülmüyordu bile. Eğer bir cehennem varsa, gözlerimin önündeydi. Toprağın rengi bile dökülen kanlardan grileşmişti. Her yerde O'nu aradım. O'nun ölüsünü. Dağılıp parçalanmış ordudan kalanların nereye gittiklerini bile bilmiyordum. Burada bulamazsam bir ömür boyu arardım O'nu. Ama nerdeyse tek bir cesedin bile yüzünü tanımak imkansızdı. Çaresizce çamurun içinde saatlerce O'nu aradım. Carre kılıcıyla etraftaki leş yiyicileri uzaklaştırıyordu. Güneşten yüzüm acıyordu ve artık çaresizdim. Bakabileceğim hiçbir yer kalmamıştı ve bir an kendimden geçecek gibi olup sendeledim. Bir adım daha attım ama o an gözlerim karardı. Yere yığılırken kendimi tamamen unutmuştum. Karanlığın ortasındaydım şimdi.
Ve O'nu gördüm. Tatlı Mats'imi. Tıpkı rüyamda gördüğüm gibi zırhını giyinmişti ve bana gülümsüyordu. "Ölmen gerek Dulcinea. Güzel yüzüne tekrar dokunabilmem için ölmen gerek."
Bir daha O'ndan hiç ayrılmadım. Tek bir an bile.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder