Babam ölüyor. Akciğer kanseri. Kaçınılmaz olanı çoktan kabullendik ve babamın son günlerini en güzel şekilde geçirebilmesi için elimizdeki tüm imkanları kullanıyoruz. 37 sene boyunca kimya mühendisliği yaptığı için gecesi gündüzü laboratuvarlarda geçti ve mesleğini büyük bir şevkle yaptığından belki de sonu da işinden dolayı olacak. Ciğerlerine yıllar boyunca çektiği akrilik kokusuna bağımlı olduğunu O itiraf etmese de ben biliyordum. Tek bir gün bile işe gitmediği olmamıştı 37 sene boyunca o güne dek. İş yerinde fenalaştığını yanında çalışanların bana haber vermesini engellemiş ve tek başına hastaneye gitmek zorunda kalmış bir adam benim babam. Beni üzmektense yalnız başına acı çekmeyi tercih etmesini hala affedebilmiş değilim.
2 ay boyunca hastanede kaldı. Bana başta uydurduğu iş gezisi yalanı çabuk ortaya çıkınca ben de O'nla hastanede yaşamaya başladım. Doktorlar ciğerlerini temizlemek için geliştirtilmiş tüm teknolojik cihazları, en son tedavileri uyguladıktan sonra beni yanlarına çağırıp konuştular; Babanızın iki haftalık ömrü kaldı. Şu andan sonra yapılabilecek tüm tedaviler kendisine sadece acı çektirmekten başka bir işe yaramayacak.
Ben bu konuşmanın içeriğini babama söylemedim elbette. Akıllı bir adam olduğu için doktorların neler söylediğini tahmin etmesine rağmen O da bu konuyu hiç açmadı. Durumun farkındaydı ve ne kadar zamanı kaldığını bilmemeyi tercih ediyordu. O'na sadece 'Buralardan gidelim bir süreliğine. Temiz hava, bol güneş, belki biraz orman kokusu. Sana da bana da iyi gelecektir, ne dersin?' dedim. Teklifimi hiçbir şey demeden başını sallayarak ve bir yandan da gülümseyerek kabul etti. O, en ciddi şeylerle dalga geçen bir adamdır sonuçta. Karşısına en korkunç canavarlar çıksa, kendisini güldürecek bir şeyler yapmayı başarabilirdi. Bana dedi ki; 'Morrigan, seni meşgul etmeyecekse benimle gelmeni kabul edebilirim. Annene ve kardeşlerime haber vermeni istemiyorum ama. Neler olup bittiğini onlar öğrenmemeli. Sadece sen benimle olmalısın.'
Annemle on yıl önce sarmaş dolaş bir şekilde boşandıktan sonra paskalyalarda biraraya geliyorlardı. Neden boşandıkları konusunda en ufak bir fikrim bile yok hala. İkisi de biraraya geldiğinde dünyanın en sevimli çifti oluyorlardı. Dans edip eğleniyorlar, gezip tozuyolar, plak koleksiyonlarına Ella Fitzgerald'ın en nadide eserlerinden satın almaya bayılıyorlardı. Görünürde hiçbir sorun yoktu ve birdenbire annem evi terk etti. Ben 23 yaşındaydım o zamanlar ve üniversiteyi yeni bitirmiştim. Aralarında neler geçtiğine dair en küçük bir fikrim bile yoktu. Babam böyle olmasını istemişti muhtemelen. 'Öz çocuğumuz bile olsa kendisini ilgilendirmeyen konularda fikir sahibi olması çok saçma' dediğine eminim. Babamın ketumluğu böyle durumlarda ortaya çıkıyordu ve şimdi de boşanırken benim için yaptığını, ölürken annem için yapıyordu.
Doktorlarla konuştuktan sonra doyasıya ağlayamadım çünkü babam her zaman yanımdaydı. Duşa girdiğimde de ağlamak istemedim çünkü gizli saklı ağlamak, sesimi kısmak istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırarak ağlamak istiyordum ve bunu yapabilmek için ne doğru bir zamandı ne de içimdekileri tutmak istiyordum. Ertesi gün babamla birlikte dağların arasında ormanın ortasında satın aldığımız kışlık eve doğru yola çıktık. Kış gelmek üzereydi ve şimdiden ortalık karla kaplanmıştı bile. Finnegan ormanları deniyordu oraya ve evimize en yakın kasabanın adı Mortlake'ti. Tam 12 kilometre uzaklıktaydık medeniyete.
Babam kar kış çok severdi bunu bildiğim için O'nu en iyi hissettirecek yerin Finnegan ormanları olduğuna emindim. İş yerindekilere de durumu bildirmedi ve uzun süreli bir izin aldı. - Birikmiş izinlerinin süresi ayları bulduğundan bir sorun çıkamazdı - Arabayı benim kullanmama izin verdi ve beraber yaptığımız yolculuk boyunca Nat King Cole dinleyerek tek kelime etmedi. Derin düşüncelere daldığında mutlaka bir şeyler planlardı ve bunu çok nadiren yapardı. Yolculuğun sonlarında doğru neşesi yerine gelmiş gibiydi çünkü kendi kendine gülümsüyordu.
Kalın kar botlarını eve varır varmaz giydi, kapüşonlu paltosunu üzerine geçirdi ve ormanda yürüyüşe çıkacağını söyledi. Yorgunluktan halimin kalmadığını bilerek tek başına daldı ormana. Akşam geç saatlere kadar ormanda kalma lütfen diye söylenecek oldum ancak kendimi durdurdum. O'na küçük bir çocukmuş gibi davranırsam buna çok bozulabilirdi. Giderken yüzünde yarım yamalak bir gülümseme vardı. Güzel kafasının içinden neler geçiyordu anlayabilmek çok zordu. O ortalıkta yokken ben de evi ısıtmaya çabaladım. Odunları dışarıda bıraktıkları için ıslanmışlardı o nedenle kömür deposuna inip orada kömür kalmış olmasına dua ettim. Neysi ki dualarım kabul edilmişti. Şömineyi bir saat kadar uğraştıktan sonra yakabilmiştim. Isınmaya başlamıştım ki babam çıkageldi. Elinde üzerine reçinelerin yapıştığı ağaç dalları vardı. 'Bunları bulabilmek hiç de zor değilmiş. Aslında çok sıcak yerlerde yetişir bu ağacın dalları ama bizim ormanımızda ne arasak bulabiliyoruz.'
Kendi kendine söylenirken üzerine dikkatle titrediği bu ağacın dallarının ne olduğunu sorduğumda garip bir ses çıkardı; 'Mür' dedi sadece. Yüzümdeki garip ifadeyi görünce açıklama gereği duydu; 'Mür reçinesi bunlar. Arabistan'dan getirdiğim fideleri kimbilir ne zaman önce dikmiştim bu ormanın bir yerlerine ve büyümüşler. O kadar çok büyümüşler ki ormanın her yerinden mür dalları toplamam çok zaman almadı.' Birdenbire büyük bir ilgi gösterdiği bu ağaç dallarına karşı ne tepki vereceğimi bilemedim. Altı üstü odundu bunlar da işte. Babam çocuklaşmıştı ve çekmecelerde arayıp durduğu kalın bir bıçağı bulduğu anda getirdiği dalların üzerindeki reçineleri kazımaya başladı. Elde ettiği reçineleri henüz yeni harlanmış olan şömine ateşine attı. Reçineler yandıkça öyle güzel bir koku fışkırmıştı ki kendimden geçmiştim. 'Güzel tütsü olur bundan.' diye söylensem de babam beni duymadı. 'Kurt gibi acıktım. Tavşan avlayacağım. Etini haşlar yeriz şahane olur.' Arabadan havalı tüfeğini çıkardı ve ok gibi fırladı ormanın içine yeniden. Yarım saat sonra iki tavşanı kulaklarından tutmuş getiriyordu.
Şöminede yaktığı reçinelerin kokusu bacadan evin dışına taşmıştı. Ormanın eve yakın kısmı mür reçinesi kokuyordu şimdi ve kokuyu derin derin içine çekti babam. Öyle mutlu görünüyordu ki en son O'nu bu kadar mutlu gördüğümde ergenliğe yeni adım atmıştım.
Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra gaz lambasının altında iskambil kağıdı oynadık saatlerce. Bir yandan sohbet ettik bir yandan da kendini oynadığı her oyunda yenilmez gören babamı yenmemim keyfini çıkardım. Yanımızda getirdiğimiz 5 şişe şaraptan birini bitirmiştik bile. Mekanlar insana her şeyi unutturabilme gücüne sahiptirler eğer o mekan sizi evinizdeymiş gibi hissettirebilirse. Babam bir işte çalışmasa bu evde, ormanın ortasında yaşardı. Öyle huzurlu görünüyordu ki buraya neden geldiğimizi unutmuş gibiydim.
Sabah erkenden uyandığımda başucumda bir not buldum; 'Quake mağaralarına doğru yürüyüşe çıktım. Uyanınca sen de gel.'Sabahın ilk ışıklarında yağan kar etrafı sessizleştirirken rüzgarı da susturmuştu. Babamın bahsettiği mağara çok uzakta değildi ve ben küçükken içindeki yarasaları ve kuşları göstermek için beni oraya götürürdü. Bir şeyler arıyor gibi hep o mağaraya gider, içini karış karış gezer dururdu babam. Oraya mutlaka gideceğine emindim ancak geldiğimiz günün hemen ertesi günü bunu yapmasını beklemiyordum.
Vardığımda mağaranın ağzında beni bekliyordu. Oturmuş bir de ateş yakmıştı hava çok soğuk olmamasına rağmen. 'İçeride sana göstermek istediğim bir şey var' dedi fısıldayarak. Eliyle sus işareti yapıyordu bir yandan ve ağır adımlarla beni mağaranın içine doğru götürdü. Karanlığı hazırladığı küçük bir meşaleyle dağıtıyordu ve mağara uzun bir koridorla aşağıya doğru iniyordu. 'Sen küçükken, bu mağaranın derinlerine inemezdim seni yalnız bırakırım diye. Bu sabah ilk defa en derinlerine dek mağarayı gezdim ve beni neden buraya getirmek istediğini de anladım. Sana anlattığım hikayeleri unutmamışsın Morrigan.' Buraya gelme fikri nerden aklıma gelmişti ben bile bilmiyordum. Babamın söylediklerinden sonra meraklanmıştım iyice. Ormanın karanlığından yüzündeki ifadeyi göremiyordum, sadece tok sesinin fısıltısını duyabiliyordum.
On dakika kadar kayalıklardan kayarak indikten sonra büyük bir salona gelmiştik. Mağaranın tavanı delinmiş içeriye güneş ışığı sızdığından meşaleyi kullanmamıza gerek kalmamıştı, ortalık aydınlık sayılırdı. Salonun kuzeyine doğru bir koridor belli belirsiz görünüyordu, elli metre kadar ötemizdeydi. Yavaş adımlarla koridorun ağzına doğru ilerlerken babam adımlarını daha da yavaşlatmıştı. Koridorun sonundan bir ışık kaynağı görülebiliyordu artık. Mağaranın içinde sadece böceklerin ve uyuyan yarasaların sesleri duyulurken birdenbire ince sesli bir kuş sesi duyuldu. Babam o anda elimi tuttu ve diğer eliyle işaret etti. Gösterdiği yerde kartal büyüklüğünde rengarenk bir kuş oturuyordu. Gövdesi altın sarısı, kanatlarının üzeri kırmızı, altı mora çalan bir renkteydi. boynunda da sarı bir halka vardı. Görünüşü bir kartalı andırıyordu ancak bu kesinlikle bir kartal değildi.
'Ne bu?' der gibi babamın yüzüne baktığımda sessiz olmamı işaret etti. Kuş can çekişiyordu, dikkatlice bakınca ben de farkına varmıştım. 'Bu muhteşem canlıyı ömrüm boyunca arayıp durdum ve O'nu bulmak isteyenler için tek bir ipucu verilmişti; Mür ağacının dallarını takip ederseniz O'nu bulursunuz.' Kuş öyle güzel ışıldıyordu ki mağaranın içi tamamen aydınlanmıştı. Koridorun sonuna yaptığı yuvanın yapıldığı dallar da Mür dallarıydılar. O anda anlamıştım bu kuşun ne olduğunu. Babamın küçükken bana anlattığı masallarda bahsedip durduğu kuştu bu. Zümrüdüanka deniyordu O'na. Yaydığı ışık adını da haykırıyordu. 'Hesiod ve John Melville kuşu çıplak gözlerle görmüşcesine anlatmışlardır. Onlara göre bu kuş öleceği zaman bulunamayacağı bir yere yuva yapar ve ölümünü beklermiş. Öldüğünde yavrusu yuvasına gelir, kuşun kemiklerini mür ağacına sarıp saklarmış ve babasından arta kalanları nerede olursa olsun Mısır'a, Heliopolis şehrine kadar taşırmış. 500 sene boyunca yaşadıktan sonra Heliopolis şehrindeki yuvalarına bırakılan kemikleri, mür reçinesi içinde yeniden canlanırmış.'
Babamın bana anlattığı böyleydi ve şimdi masalla gerçek içiçe geçmişti. Kuşun ölümünü mü bekleyecektik? Bizim orada olduğumuzu fark ederse kaçıp gidecek miydi? Belki de orada olduğumuzu biliyordu. Huzurlu bir şekilde uyuyordu ancak bir yandan da hırıldıyordu. Mağaranın ışık sızan duvarından içeriye büyük bir hızla bir şey girdi birden. İkisi de gürültüyü duyunca saklanmaya çalışmışlardı ancak kaçabilecekleri bir yer yoktu. Gelen ölmekte olan kuşun oğluydu ve tam önlerine doğru uçarak inip bağırmaya başlamıştı. Belli ki babasını korumaya çalışıyordu. O anda babam tüm sakinliğiyle öne çıktı. Gövdesini tutuyordu. Üzerindeki kıyafetleri çıkardı mağaranın buz gibi havasına rağmen. Kuş bir insan boyundaydı ve gagası öyle sivriydi ki tek bir hareketiyle bile babamı öldürebilirdi. Bağırıp çağırıyordu ancak babamın gövdesi tamamen çıplak kalınca kuş duraksadı. Eğilip babamın gövdesini koklamaya başladı. O anda bağırmayı bıraktı ve ölmekte olan babasının olduğu yuvaya indi. Babası kısa bir süre sonra son nefesini verdiğinde oğlu tüm mağarayı titretecek bir çığlık attı. Öyle bir çığlıktı ki bu kulaklarımızın çınlaması günlerce sürdü. Babasının bedeni yavaş yavaş eriyordu ve geriye bir kaç kemiği kalmıştı.
Babam izin ister gibi ölen kuşun oğlunun yüzüne bakarak yuvaya doğru ilerledi. Kuşun erimiş bedeninden küçük bir parçayı aldı ve küllerini burnundan içeriye çekti. Kuş, altı mor üzeri kırmızı kanatlarını açarak bağırmaya başladı o anda ve babasının kemiklerini sardığı mür ağacı dallarını alarak uçup gitti. Babam olduğu yere yığılmıştı. Gözleri başka parlıyordu yerde bitkin halde uzansa da. Bir an için orada öleceğini düşünmüştüm ancak sandığımın tersi gerçekleşmişti.
O mağaraya bir daha hiç gitmedik, ne babam ne de ben. Şimdi Sardinya adasında bir evde bahçesinde şifalı bitkiler yetiştiriyor babam. On üç sene boyunca bu olayın olduğu günün yıl dönümünde evinde mür ağacından bir tütsü yaktığını söyledi bana. O'nu ziyarete gitmek istiyorum bu sene. Eğer mevsimler bana izin verirse de gideceğim. Bir daha yaptığı işe de geri dönmedi. Tekrar hastalanmayı göze alamazdı zira bir Zümrüdüanka daha bulabilmeyi gözüne kestiremiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder