4 Nisan 2022 Pazartesi

Bisiklet

 Tam bir haftadır evden çıkmıyorum çünkü evimi terk etmemi gerektirecek hiçbir işim olmuyor. Masamın etrafına yığdığım dosyalarıma gömülüyorum ve kafamı kaldırdığımda akşam olmuş oluyor. Evde benimle yaşayan tek canlı olan kedim Cushy de masamın karşısındaki koltuğa kösülüyor, orada ben çalıştığım süre boyunca ara sıra uyanıp beni seyrederek tüm günü tembellik ederek geçiriyor. Cushy'e özenmiyorum zira O'nun gibi hareket etmeden böyle tembellik etsem kemiklerim bir süre sonra birbirine yapışır diye korkuyorum. Ancak O bir kedi ve ne kadar tembellik ederse etsin kendisine en ufak bir zararı bile dokunmuyor. 

Üç yıl önce evime bir televizyon almıştım. Geniş ekranlı, milyarlarca rengi gösterebilen, son derece dijital ve son derece üstün bir teknolojinin ürünü olan bir televizyon. Salonumun tam ortasındaki duvara monte ettirmiştim televizyonumu ve hayatımda ilk defa bir şeyler seyredebileceğime kendimi inandırmıştım. Televizyonuma elbette tüm lüks paketlerini açtırarak kablo tv de bağlatmıştım. Keyfime diyecek yoktu! Biramı çerezimi alıp televizyon karşısında tembellik edebilecektim. Yemeğimi güzelce yedikten sonra televizyonu açtım. Önce karşıma birbiriyle kavga etmeye çalışan insanların tartışmaları çıktı. Sonra birbiriyle atışıp duran şarkıcıların olduğu bir programa denk geldim. Kendilerini herkese beğendirmek için kavga etmek zorunda olduklarına son derece ikna olmuşlardı ve ellerinden geldiğince kavga etmeye çalışıyorlardı. Hemen başka bir kanala geçtim. Biliyordum ki elimde yüzlerce kanal vardı ve biri olmazsa mutlaka bir başkasını izleyebilirdim. Haberler çıktı karşıma. İstediği hediyeyi almadığı için annesini bıçaklayan 14 yaşındaki bir çocuğun varlığını haberler sayesinde öğrendim. Üstelik kadının bıçaklandığı evin içine kadar girmişler ve yerdeki kan izlerini de marifetmiş gibi gösteriyorlardı haberlerde. Hemen başka bir kanala geçtim. Bu defa da bir savaş filmine denk geldim. Kanal değiştirmekten yorulmuştum ve yarım saat içinde televizyon izlemenin berbat bir fikir olduğuna kesin olarak ikna olmuştum. Televizyonu kapattım ve yatağıma kıvrılıp hayal kurmaya çalıştım. Hayal kurmanın ne kadar zor olduğunu tekrar gördüm ve uyumak için elimden geleni yaparak uykuya daldım. 

Ertesi gün olduğunda kendimi eğlendirebilmek için başka şeyler satın alabileceğime karar verdim. Pes etmemeliydim. İnsan mutlaka kendisini eğlendirebilecek şeyler bulabilirdi. Önce kondisyon bisikleti aldım. İlk gün yarım saat boyunca keyifle bisikletimi çevirdim. İkinci gün de üçüncü gün de sabah uyanır uyanmaz bisikletimin başına geçiyordum ve keyifle çeviriyordum. Pencereyi de açıp odamı havalandırıyordum ki nefes nefese kaldığımda hava alabileyim. Bir hafta sonunda bisikleti çevirmekten öyle bıkmıştım ki yüzünü bile görmek istemiyordum çünkü hiçbir yere gitmeyen bir deney faresi gibi boşu boşuna enerji tüketmekten başka bir işe yaramayan bu cihazın tepesinde hareket ediyormuş gibi yapıp hiçbir yere kıpırdamamış olmak canımı son derece sıkıyordu. 

Ben bir muhasebeciyim. İşim hesap yapmak ve yaptığım hesapları defalarca kontrol etmek. Bazen yaptığım hesapları yanlış yapmam için bana para teklif edenler olsa da bunu pek umursamıyorum. Artık öyle hızlı hesap yapabiliyorum ki yüzlerce iş yerinin hesaplarını kontrol edebiliyorum ve işlerim hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de öğlene kadar işlerimin o günlük kısmını bitirmiş oluyorum. Yapacak başka bir işim olmadığı için akşama kadar çalışıyorum. Keşke çalışmasam. Keşke başkalarının işleri için çalışmasam. Keşke kimseye hiçbir faydam olmadan öylece dursam. Bunun için yeni şeyler bulmam gerekecek. 

Ailem başka bir ülkede yaşadığı için benimle sadece görüntülü telefon aracılığıyla görüşebiliyorlar. Annem hastalık hastası biri olduğu için nadiren kendisiyle görüşüyorum çünkü ne zaman konuşsak mutlaka bana bir hastalık buluyor ve lanet gibi o hastalığa yakalanıyorum. Rengin çok solgun görünüyor yoksa şekerin mi var? Kilo almışsın yoksa kolesterolün mü var? Liste uzayıp gidiyor. Hasta olmasam bile kendimi hastaymışım gibi hissetmeme neden oluyor. Babamsa annemin aksine son derece rahat birisi. Çocukken balığa çıkardık beraber ve dönüşte annem beni deli gibi yıkardı. 'Her yerine su sıçramış. O gölün içinde ne kadar mikrop var biliyor musun sen?' diyerek beni yıkardı her seferinde. Bir süre sonra balığa çıkmak istemedim annemin beni yıkama seanslarından kaçmak için. 

Son bir yıldır kimseyle görüşmüyorum. Bir aydır da iş verenlerimle telefonda bile görüşmüyorum. Bana sadece mail atıyorlar. Paramı da bankaya havale ediyorlar. Tek bir allahın kuluyla yüz yüze gelmeden işlerimi yapabilmek büyük bir keyif aslında. Bazen çok temiz kıyafetler giydiğinizde onları kirletmek istersiniz ya, o hisse benzer şekilde insanlarla görüşmek istiyorum. Görüştükten bir saat sonra mideme kramplar giriyor. 'Burada benim ne işim var?' diye kendime sorular sormaktan helak oluyorum. İnsanların yalnız kalmamak için birileriyle görüşmeleri gerektiğini anlayabiliyorum. Yalnızlık çoğu insan için ölüm gibi kaçılması gereken bir uçurum sanki. İçine bir kere düşerlerse tüm hayatları mahfolacakmış gibi hissediyorlar. Oysa ki yalnızlığın verdiği huzurdan hiç birisinin haberi yok. Başlarına açılan tüm dertler etraflarındaki insanlardan kaynaklanıyor bunun da farkında olmalarına rağmen birileriyle iletişim kurmaktan vazgeçemiyorlar. İnsanlardan kaçıyor da değilim. Zaten birileriyle görüştüğünde eğer o kişilere karşı ilgili davranmazsanız sizden uzak duruyorlar. Hatta bazıları size bir ucubeymişsin gibi bile davranabiliyorlar. İlgi göstermediğiniz sürece sizi çekici bulmaları son derece güç oluyor neyse ki. İlgi göstermeyerek insanlardan kurtulabilmek mümkün olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. 

Hayatım aşağı yukarı büyük bir düzen içinde ilerliyorken bazı şeylerin değiştiğini fark etmeye başladım. Örneğin üst katımdaki çocuklu çiftin her gün ağlayan bebekleri on gündür tek bir ses bile çıkarmıyordu. Neden sessiz olduğunu merak etmemiştim hatta bebeğin sessizleşmesi işime bile gelmişti. Ancak hayatımın olağan ritmini değiştirmesi hoşuma gitmemişti. Her sabah o bebeğin bağırışlarıyla uyanmaya alışmıştım. Arada sırada penceremden dışarı bakıyordum ve sokağın başındaki çöplüğe dadanan köpek sürüsünün çöpü karıştırmasını keyifle izliyordum. Bir haftadır köpekler de çöpün yanına uğramıyorlardı. Neredeyse dışarı çıkıp çöpçülere durumu soracak oldum ancak böyle pis bir işi yapanlardan mikrop kapabileceğim aklıma gelince kendimi durdurdum. 

Garipliklerin ardı arkası kesilmedi. Üç gün önce televizyonu açmak aklıma geldi. Tekrar televizyon izlemeye karar verecek kadar yapacak bir işim yoktu. Açınca hiçbir kanalın yayın yapmadığını gördüm. Her kanalda ' Yayınımıza teknik bir aksaklık nedeniyle ara veriyoruz.' yazıyordu. Kablo televizyondan kaynaklanabileceğini düşünüp onları aradığımda da kimse telefonlara yanıt vermemişti. Televizyonu boşu boşuna almıştım. İade edebilmek mümkün olabilir miydi? Açıp garanti belgesini okuduğumda bir ay içinde iade yapabileceğim yazıyordu. Hemen iade işlemlerini başlatmak istedim ancak 3 sene once televizyonu aldigimi faturaya bakinca anlayabildim. Yine de sansimi denemek istedim ve gelip almaları için kargo firmasını aradım. Ancak kargo da cevap vermiyordu. Herkes tatile çıkmış gibiydi. 

Sonunda olup biteni birilerine sormam gerektiğini düşündüm ve elbette annemi aradım. 23 yıldır belki de ilk kez olmayan bir şey oldu ve annem O'nu aramama rağmen telefonunu açmadı. İşte o anda içimde bir ürperti belirdi. Annemin başına bir iş mi gelmişti yoksa? İş yerimdekilerle görüşebilirdim onlar yakinimdaydi. Hemen iş yerimi aradım. Bu defa aradığım hiçbir iş yeri numarasına ulaşılamıyordu. O anda karar verdim ve giyinip dışarı çıkmam gerektiğini düşündüm. Madem iş yeri telefonlarıma cevap vermiyordu belki de beni kovmuşlardı diye içimden geçirdim. 

Dışarı çıktığımda sokaklarda tek bir insanla bile karşılaşmadım. Şehrin uzak mahallelerinin üzerini kaplayan bir duman vardı. Oturduğum evin bulunduğu mahalle şehrin yüksek bir yerinde yer aldığından şehri aşağıdan görebiliyordum. Arabam olmadığı için şehre kadar yürümek zorundaydım. Otobüsler nasıl kullanılır, metro nerdedir bilmiyordum bile zira yıllar sonra belki de ilk defa dışarı çıkıyordum. Öyle şeylere hiç ihtiyacım olmamıştı. Sokaklarda yürüdükçe bazı gariplikler fark etmeye başladım. Kaldırımlarda yatan insanlar vardı. Bir kaç tanesini yattıkları yerden kaldırmaya çalıştım ancak uykulaır o kadar derindi ki onları bir türlü uyandıramadım. Yerlerde yatanların sayısı şehre doğru ilerledikçe daha da artıyordu. Tam bir saat boyunca yürüdüm ve sonunda iş yerine ulaşabildim. Kapıda bulunan güvenlik ortalıkta yoktu ve rahatça üst kata çıkabildim. Ofise girdiğimde tüm dolapların devrildiğini, masaların delik deşik olduğunu pencerelerin kırıldığını gördüm. Sanki içerde savaş çıkmış gibiydi. Bilgisayarlar kapatılmamıştı bile ve bazı ekranlarda açık duran haberler gözüme çarptı. Tam on gün öncenin tarihine ait bir haberde şöyle yazıyordu; 'Korkunç yaratıkları tüm şehir merkezlerinde görüldü. Sokağa çıkma yasağı tüm dünyada ilan edildi.' 

Bunu okuduğum anda alnımdan terler akmaya başladı. Tüm bu insanlar ölmüş müydü yoksa? Neler olduğunu kestiremiyordum bir türlü. Evime hemen geri dönmeliydim. Ayaklarım tutulmuş gibiydi ve ne yapacağımı bilmez halde koşmaya başladım. Keşke hiçbir şeyi merak etmeseydim ve buraya kadar gelmeseydim diye düşünebiliyordum sadece. Keşke bu kadar meraklı olmasaydım. 

Ofisten çıktım ve kaybolmuş olan iş arkadaşlarımın kapının önünde bıraktıkları ve kilitlerini açmalarına rağmen binmedikleri bisikletlerden birisine bindim. Pedalları çevirmeye başladığım anda içimi bir mutluluk kaplamıştı. Sokaklarda bisiklete biniyordum ve tek bir insana bile rastlamıyordum. Bundan daha güzel bir şey olamazdı. 

Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...