
ölü kımıldamadan bu dünyadaki her şeyi kımıldatabilendir. bitişin rehavetinde kasvetsiz kalakalmış ve elde kırmızı bir kahve bardağında güneş şerbetinden içendir.
ölüler yüzebilirler. hem de kımıldamadan. kendimize yön vermek için attığımız onca kulaca ve varabildiğimiz diken tozlarıyla kaplı sahillere inat, ölü hep denizde kalmak ister. kaldıkça da yaşamın tüm kirlerinden arınır bembeyaz olur. bu anlık arınmadan sonra zerreleri ayrışırken yeniden bir olur.
ölü, kendisine bakan için de kendisi için de zamanı durdurabilendir. dimdik ayakta durmadan da var olabilendir.
bir televizyon ekranında görüldüğü zaman ölü olduğuna bakılmaz çoğu zaman. o sadece bir cesettir.
ama ekranın içine girip ölüye dokunduğunuzda, siz de ölürsünüz. yerde kafası kopmuş bir güvercine hiç dokundunuz mu?
bu dünyanın içindeki tüm lunaparklar yakılıp yıkılmış. salıncak zinciriyle çocuklar asılmış. düşenlere düş kurmak da ölümdür bir kere. ama karıncalar ölmezler örneğin. çünkü hepsi klonlanmış bebekler gibidir.
insana kalsa, sadece insan ölebilir. diğer tüm canlılar sadece dönüşür bir meblada.
hesap makinesinde leblebi yazar gibi yaşadığımızdan olsa gerek
yaşamı ters çevirdiğimizde asla ölümü okumamışız içimizdeki ekranlarda.
bir ölü dokunabilir.
hissedebilir aslında.
anesteziden çıkan birinin kusmuğudur ölü. ilk hissedendir hatta.
sanırız ki yaşam bizi var ediyor bizim onu var ettiğimiz gibi.
sanırız ki yaşadıkça hissederiz. oysa ki yaşamdır bizi hissizleştiren.
ama ölünin bir meselesi yoktur hayatla.
o ilk hissedendir.
ninnilerin en güzeliyle çevrelenmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder