4 Temmuz 2014 Cuma
Another dead hero; Artorias
Ateş çağının yaşandığı adı Lordran olan uzak bir ülkede gün ışığının tanrısı Lord Gwyn'in ordusunu yöneten dört büyük şövalye vardı. Ejderhaları oklarıyla öldürebilen Gough, ordunun komutanı Ornstein, suikastçi Ciaran ve bu dört şövalye içinde en yeteneklisi olan Artorias. O zamanlar insanlar alevlerden türemiş karanlık bir ruhun parçalanmasıyla yeni doğmaya başlamışlardı ve tanrılar yeryüzünün hakimiydi. Onlar da yeryüzünü ejderhalardan devralmışlardı. Lord Gwyn, kara şövalyeleriyle ejderhaları yenmişti ve böylece ateş çağı başlamıştı. Ama alevler bir gün mutlaka söner ve geride sadece karanlık kalır.
Krallığın büyük ülkelerinden biri olan New Londo'ya bir gün karanlık çöktü. Ülkede yaşayan insanlar teker teker karanlığın emrine girmeye başladılar. Bu olayın nedeni belirsizdi. Ülkeyi beraber yöneten dört kral vardı ve onlar da karanlığa yenilmişlerdi. Dört kralın tüm şövalyeleri de insanların ruhlarını emen birer hizmetkara dönüşmüştü. Lord Gwyn bu olayı duyunca neler olup bittiğini anlaması için en yetenekli şövalyesini New Londo'ya gönderdi; Artorias'ı.
Her büyük şövalyenin varlığını anlatan bir sembolü vardır. Artorias'ın hayattaki en büyük dostu ve yardımcısı da bir kurttu. Sif. Daha yavruyken kraliyet ormanında Sif'i bulmuştu ve hangi savaşa gitse yanında da mutlaka kurdu götürüyordu. Sif ve Artorias kılıç ve zırh gibiydiler. Artorias, savaşlarda asla yere düşmediği ve tek bir canlıya bile yenilmediği için Gwyn O'nu olabilecek en zor göreve tek başına göndermekte tereddüt etmemişti. Yanında Sif'le birlikte New Londo'ya ulaştılar ve ülkede yaşayanları korkunç yaratıklara dönüşmüş olarak buldular. Tüm bunlarla tek başına savaşamayacağını anlayan şövalye olanların kaynağını bulup geri dönmeye karar verdi. Bulduğu şey ise dipsiz bir uçurumun buna neden olduğuydu. Yeryüzündeki tanrıların bile anlayamayacağı korkunçlukta yaratıklarla dolu karanlıkta bir yerdi burası. Dipsiz uçurumdaki yaratıklarla bir anlaşma yaptı şövalye ve oraya girebilmek için onlardan bir yüzük aldı. O yüzük olmadan oraya giren ölecekti. Böylece Artorias dipsiz uçuruma girdi ve yenilmez bir yılan tarafından bu karanlığın yayıldığını anladı.
New Londo artık geri dönüşsüz bir şekilde kaybedilmişti. Gwyn olanları öğrendi ve şehri sular altında bıraktı. Şehirde lanetlenmemiş ve yardım bekleyen tüm insanlar karanlığa yenilmiş olanlarla birlikte sulara gömüldü. Kucağında bebekleri olan hayaletlere dönüştüler. Dört kral ise dipsiz uçuruma hapsedildi ve dört kralın şövalyeleri de New Londo'nun harabeleri içine kaldı.
Ama karanlık durmadı. Bu kez Oolacile adında bir şehre yayıldı. Gwyn bu kez karanlığın durdurulması için erken davrandı ve yine Artorias'ı göreve gönderdi. Sif ile birlikte Oolacile'e gittiler ve şehrin derinlerine indikçe dipsiz uçurumun sonuna kadar vardılar. Burada karanlık onları kuşattı. Sayıları çok fazlaydı ve Sif ellerine geçmek üzereydi. Şövalyenin efsunlu bir kalkanı vardı. Bu kalkan ile onlara karşı durabilmekteydi ancak Sif ölmesin diye efsunlu kalkanın büyüsünü kullandı ve kurdunu kalkanla sararak bir çemberde bıraktı. Bu efsunlu çemberde Sif güvendeydi ama yapayalnız kalacaktı. Binlerce yaratığa karşı tek başına kurdunu korumaya çalışırken yaratıklar şövalyenin kolunu omzundan kırdılar. Tek dostunu orada bırakmak zorundaydı artık. Karanlığın sonuna tek başına inecekti ama Sif yaşıyordu. O'nu öldürememişlerdi ve Oolacile'e tüm bu laneti yayan şeyle yüzleşti. Manus'la.
Manus bir zamanlar sıradan bir insanken yılan tarafından karanlığa hapsedilir ve delirir. Delirdikçe karanlığı emerek güçlenir ve korkunç bir yaratığa dönüşür. Manus özel biridir. Ataları insanlığın yaratıldığı ateşten varedilmiş ruhun ilk sahiplerindendir. Manus o kadar güçlüdür ki Artorias'ı bile yener ve kendine esir eder. Artorias karanlığın bir hizmetkarıdır artık. Sif, dipsiz uçurumun dibinde esirken O'nu oradan isimsiz bir kahraman kurtaracaktır. Daha sonra bu isimsiz kahraman Manus'u da yenecektir ve karanlığı bitirecektir.
Karanlık sona erince tüm Lordran halkı bunu Artorias'ın yaptığını düşündü elbette. Büyük şövalyenin canını vererek yok ettiği karanlık. Şövalye için dev bir cenaze töreni düzenlediler. Kraliyet ormanında şövalyenin Sif'i bulduğu yerde bir mezar vardı artık. Kocaman mezar taşının yanında saplanmış bir kılıç. Sif, dipsiz uçurumdan kurtulduktan sonra ölene dek en iyi dostunun mezarını bekleyecekti.
Hikayemiz burada bitmiyor elbette. Artorias karanlığın hükmüne girdikten sonra Oolacile'e kim girmeye kalkarsa paramparça etti o isimsiz kahraman Artorias'ı öldürüp huzura kavuşturana dek. Ama Artorias'ın dipsiz uçuruma girmesini sağlayan yüzük Sif'te kalmıştı ve Manus'u gerçekten durdurabilmek için isimsiz kahramanın yüzüğü Sif'ten alması gerekiyordu. Çünkü dipsiz uçuruma girmenin başka bir yolu yoktu ve bunun için de kurdu öldürmek zorundaydı. Artorias'ın mezarına kim yaklaşırsa Sif yaklaşana saldırıyordu ama Sif kendisini kurtaran isimsiz kahramanı tanıdı. İsteksizce dövüştüler ve isimsiz kahraman Sif'i öldürdü. Bir kötülüğü yok edebilmek için mutlaka iyi şeyleri de yok etmeniz gerekir.
Düşmüş kahramanlar zamanını yaşamıyoruz nasılsa. Artorias ve Sif. Neden bilmiyorum anormal üzücü geliyor bana bu hikaye. Sadece kendini feda ettiği için değil, sevdiklerimizi korumak için harcadığımız çabaları anımsatıyor ondan belki de. Manus gibi saf kötülüklerle hala karşı karşıyayız. Onlar da bir zamanlar insandılar elbette. Ama karanlık mutlaka yayılıyor evrene. Hayat ve ölüm. Ateş ve Buz. Işık ve karanlık. Tüm bu zıtlıkların tekliğinde insan ruhunu anlayabiliyoruz aslında. Yenilmeyen bir şövalyenin hikayesi değil bence bu. Kötülüğün kaynağına inildikçe kötülüğe yenilmenin ne kadar kolay olduğunun da hikayesi.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder