Binlerce yıl önce 35 sene boyunca her yıl 40 gün kendini halvete yatırmış bir derviş, 35. yılın sonunda yattığı yerden, çilehaneden çıktığında ağzından tek bir kelime dökülmüştü; O benim.
Bu, o dervişin bu hayatta söylediği son kelam oldu.
Dervişi yüksek bir dağın tepesine gömdüler. Hiç ziyaretçisi olmayacaktı. Mezar taşı kubbeli bir mermer oyuğa benziyordu. Dağın adı bile belirsizdi. Rüzgardan başka bir ses de duyulmuyordu.
********
1567 yılında Paris'in arkada sokaklarında telaşlı bir şekilde yürüyen Nicholas Sevigniere yahudi mahallesine o saatte kimsenin adımını atamayacağı bir yere doğru ilerliyordu. Koltuğunun altında kocaman bir kitap bir yandan alnından akan terleri siliyordu, bir yandan da arkasını kollayıp peşine takılan biri olup olmadığını gözetliyordu. Üzerinde üçgen bir tokmağın olduğu taş kapılardan birine vardı ve kapıyı yumrukladı. Kısa bir sessizlikten sonra kapı açıldı. İri bir el adamı içeri çekti; kitabı getirdin değil mi?
Sevigniere kitabı sessizce uzattı ve yere çöktü. Terlerini siliyordu.
"istediğinizi getirdim artık beni özgür bırakın!"
"Henüz değil küçük hizmetkarım" dedi kalın sesiyle adam. "Eğer buraya geldiğini birisi gördüyse, ruhunu paramparça ederim" diye de ekledi gözleri sevinçle dolarak. Kitabı almıştı. Eksik parça tamamlanmıştı. Dee'nin arayıp bulamadığı, koca bir imparatorluğun peşinde koştuğu kitap artık O'nundu.
"Laurent!! Hahamı çağır..gelsin.." diye bağırdı yanındaki uşağına. Sevigniere'e döndü ve "Sen…artık gidebilirsin." dedi ve adam kapıya elini dokundurduğu anda tüm bedeni küle dönüştü.
"Görmüşler……akılsız herif..Laurent! Atımı al. acele et hahamı eski köprünün karşısındaki eve getir..orada buluşuruz."
Adam kitabı aldı. Nefesi olmamışcasına koşmaya başladı. Şafak sökmek üzereydi. Vucüdunda takat kalmayıncaya dek koştu ve sonunda köprüyü görüyordu. Sendeleyerek evin kapısına ulaştı. Kapı açıktı. Karanlığın içinde titreyen sesiyle birini yere çökmüş halde buldu. Bu hahamdı. Laurent ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Kafasının yanından bir bıçak sokulmuştu ve çenesinin altından çıkmıştı. "Gel buraya aptal herif!! kalk ayağa..bunu uşağıma kim yaptıysa aynısını da sana yaparım..kalk ve benimle gel!"
Hahamı evin bodrumuna indirdi. Bodrumun kalın kilidini açana dek haham biraz daha sakinleşmişti. Her yerde şişeler imbikler mumlar akla hayale gelmeyecek canlıların kemikleri haritalar kitaplar yayılmış haldeydi. Nihayet Bodrumun ortasında duran şöminenin önüne geldiler. Adam yerdeki mumlara tek tek üfledi ve mumlar yanmıştı. Haham adamdan kilometrelerce uzakta durmak istiyordu ama kaçamıyordu. Oda aydınlanınca yerde çizili duran sekizgen şeklindeki tılsım ortaya çıktı. Tek kelime etmeden hahamı sekizgenin ortasına doğru yakasından çekip fırlattı.
"Diz çök…ve kitabı al.."
Haham titreyerek adama yalvardı; "Bunu sakın yapma…Lanetlenmek bile bunun yanında sadece güzel bir rüya gibi kalır bunu bana yapma"
"Eğer vücudundaki tüm etleri tek tek ve yavaş yavaş koparmamı istemiyorsan orada diz çök..ve kitabın son sözlerini okumaya başla."
Haham çaresizce kitabı okumaya başladı. Haham hayatı boyunca tek bir kadına bile dokunmamıştı ve her hafta oruç tutmuştu. Yeryüzünde o günlerde yaşayan en saf bedene sahip olan kişi olabilirdi. Haham, kitabı okudukça oda aydınlanmaya ve sallanmaya başladı. Sonunda tanrının adını zikrettiği anda haham paramparça oldu. Adamın tüm gövdesine boydan boya hahamın vücudunun parçaları sıçramıştı ama işte yaramıştı. Odanın ortasında kocaman bir pencere açılmıştı. Tatlı bir koku her yere yayıldı. Adam dizlerinin üstüne çöktü ve yüzündeki hayranlık ifadesi hissettiği şeyin bir kırıntısını dahi ifade edemezdi. O güne dek hissettiği tüm duyguları unutmuştu ve sadece aşkla ve sevgiyle doluydu artık.
"Sonunda…artık Ben O'yum…O'na dönüşmeye geldim…SONUNDA!!"
Pencerenin ötesinde akla hayale gelmeyecek renkler, sesler ve tatlar yayılıyordu. Hayatı boyunca yediği en güzel yemeğin tadı o an duyumsadığı şeyin yanında bir lağım faresinin eti gibi kalırdı. Adam kollarını açtı ve pencereye doğru ilerlemeye başladı.
********
"Tek bir canlı bile kalmadığında ancak o zaman tek ve bütün olabilecektir Tanrı. O yüzden hepimiz ölmeliyiz"
"Tüm parçalar birleştiğinde ne olacak peki Lordum?"
"Neden tüm hayatımız boyunca Tanrı sanki hiç yanımızda değilmiş gibi hissettik biliyor musun Astolepios..Ama hep bir yerde de ondan izler bulduğumuzu, O'nu neden nazik bir hisle belli belirsizce hissettiğimizi hiç düşündün mü?
"O'nun yokluğunu daha derinden hissettim hep Lordum..Çünkü hayat boyunca kan gözyaşı ve hayal kırıklığı gördüm..Beni bulduğunuzda tüm ailem kılıçtan geçirilmişti ve oturmuş ağlayarak ölmeyi diliyordum sadece. Yokluğunu daha derinden hissediyorum biliyorsunuz bunu"
"Diyorsun ki madem O var, neden tüm bu kötülüklere izin veriyor..Öyle değil mi? Sana bir hikaye anlatacağım Astolepios. Tüm varlığın sırrı bu aslında ve çok basit. Biz O'yuz, O da biz. Biz O'nun sonsuz parçalarından biriyiz. Her bir insan ölüp O'na dönüştüğünde, aramızdan bir kişi tekrar bütüne hükmederek O'na dönüşecek..Her birimizin ruhunu yöneterek. Sonra yeniden parçalayacak kendini. Sonsuz parçaya.. ve bunu sonsuz kere yapacak. En sevdiklerini elbette yanına hemen alacak. Ama sona kalanları…kendine benzetene dek acı çektirerek burada tutacak. Biz o acının bize yapılmış bir zulüm olduğunu zannediyoruz. "
"Bu yine de çok zalimce efendi Pythagoras..Öyle değil mi?"
"Hayır oğlum…Zalim olan biziz. O'na ne söylersen biz O'yuz. O da biz.."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder