13 Ocak 2015 Salı

Düşüş

Peygamber rüyası gibi bir gece. Işığın uğramadığı yerden göklere bakınca her şey daha berrak görünüyor. Böğrüme saplanmış bir kılıç da olmasa neredeyse gökyüzünün güzelliğinden ağlayacağım. Altımdaki karları gövdemden sızan kanla ısıtıyorum bu bana huzur veriyor. Toprağa karıştığımı öyle güzel hissettiriyor ki neredeyse tepemde asılı duran binlerce yıldızı unutacağım.

Ancak uyanık olanlar yaşarlar demişti bir ozan. Şimdi uyanıyorum. Bunlar son sözlerim değil. O kadar dramatik değil durumum. Biraz ötede benimle beraber yatan ve çoktan özgürlüğüne kavuşan binlercesinden biriyim sadece. Adım anılmayacak elbette biliyorum. Yağmurda akıtılan gözyaşları gibi karışacağız birbirimize bu macera bittiğinde. Sadece O'nun yüzünü görmek isterdim şu an. Yapayalnız ölmek hayal ettiğimden daha berrakmış.

Böyle öleceğimi biliyor muydum? Elbette biliyordum. Sırtına karnına boynuna kılıcımı sapladıklarımdan birisi elbet bir gün aynısını bana da yapacaktı. Savaş, bir alışveriştir. İçinde hissettiğin ne kadar duygu varsa geri dönüşü olmaksızın verirsin ve yerine sana güç cesaret ve ihanet edebilme fırsatı verilir. Sonunda da yürüyen bir kılıç kınına dönüşürsün. Artık kılıcın elinde değilse bir halta yaramıyorsundur. Tüm bunları yapman için elbette nedenlerin vardır. Yaşamak zorundasındır ama bir yerden sonra adı konulmamış bir güç sanki sana bir görev vermiştir. Hayır kader değil. Kötülük etmeksizin yaşayabilmek, çırılçıplak sokakta yaşayabilmeye benzer. Herkes seni ayıplar seni hor görür aşağılar ve güçsüz bilir. Herkes sana istediğini yapabileceğini düşünür o haline bakarak. Sonunda da bir yere sığınırsın. O seni hor görenlerden birisi olursun ve sokakta bir zamanlar senin gibi olanları gördüğünde bu kez sen onlara aynısını yaparsın. Bu bir bayrak yarışı dostlarım. Sanki var olan tüm kötülükler bir fıçı şarap gibi ve o fıçıyı birileri taşımak, içindeki şarabı da birilerine ikram etmek zorundadır. Her damlası birilerine zimmetli bir fıçı şarap. Herkes o şaraptan payını alıyor ve sonunda da yaptıklarını unutup gidiyor. Ben de burada öldüğümde yaptıklarımla birlikte unutulacağım. Bu bana huzur veriyor.

17 yaşındayken simsiyah saçlarımdan birisinin beyazladığını gördüğümde telaşlanmıştım. O güne dek hiç ölümü aklıma getirmemiştim. Ne gariptir ki o teli gördükten sonra, ki tüm ailemdeki erkeklerin saçları erken ağarmıştı, nereye baksam aklıma ölümü getirdim. Kedinin kapıp götürdüğü kuşları gördüğümde, mevsimler değiştiğinde, sesim daha da kalınlaştığında, bir kahramanın hikayesini dinleyip bitirdiğimde. Bu öyle bir hal aldı ki artık ölüme meydan okumaktan başka çarem kalmadı. Üşüyerek yaşanmıyor. Kendini bir gün geliyor yakmak zorunda kalıyorsun.

Ama ne kadar kötülüğe bulaşmış olursan ol, kılıcın bir çocuğun gövdesine girse de, duyduğun tüm çığlıklara kulağını tıkasan da mutlaka bir yerde tuzağa düşüyorsun. Siz hiç dağların arasından yürüyerek kocaman bir çayıra ulaştınız mı? O çayırın ortasında mutlaka kocaman yüzlerce yıllık bir ağaç durur. Tüm mahlükattan kendini saklamak ister gibi durur orada. O ağacın gölgesinin altında sanki tüm dünya dua ediyor gibidir. Belki bir ırmak belki bir kaç rakun hatta ürkmüş bir ceylanın ayak izleri de onun gölgesi altındadır. O ağacı gördüğünüz an gibi bir şey olur hayatınızda. Kör olsanız bile göreceğiniz bir şeydir. Tanrıdan nefret etseniz bile mutlu olacağınız bir andır. Ben o ağacı bir yel değirmeninin kapısının önünde susarken gördüm. Dudakları küçücüktü. Saçları zamanın akışını durduruyordu. Ama yüzü…yüzü dünyanın en ses değmemiş suyunun altı kadar berraktı. Görünce ağlamak istemiştim. Bir anda. Öyle ani oldu ki kafamı kesseler bakmaya devam edebilirdim. Ayak parmaklarımdan enseme kadar uzanan bir yılan kıvrılıp gövdemin ortasında kuruyup gitti o an. Adı Elise idi. Değirmenin sahibinin ikinci kızı. Ayakları çıplaktı. O yürüdükçe dünyanın döndüğüne inandım. Kucağında bir un çuvalını evine zar zor taşıyordu. Simsiyah saçları on kısrağın aynı anda koşarak beni ezmesi ile aynı şiddetteydi. Daha anlatamıyorum. Çünkü yutkunamıyorum.

O zamanlar param yoktu. Bir kaç gün önce yakıp yıktığımız köylerden birinde bir kadının avuçlarında sımsıkı tuttuğu ve ölü bedeninden aldığım kurdeleler vardı sadece cebimde. Kadın çocuklarını satıp köle yapamayalım diye önce onları öldürmüştü birer hançerle sonra da kendine saplamıştı eve girdiğimizde bu apaçık ortadaydı. Ne devrilen eşyalar vardı ne de duvarda kan izleri. Tam 6 adet kurdele. Sahip olduğum tek şey onlardı. İlk ganimetim. Daha kimseyi öldürmemiştim o güne dek. Bir atım bile yoktu.

O kurdeleleri O'na bir gece yarısı değirmenin gıcırdayan sesleri içinde tek kelime etmeden vermiştim. Yüzünde gökyüzünü yavaş yavaş kaplayan yağmur bulutları gibi bir gülümseme belirmişti. Yine tek kelime etmeden kurdeleleri alıp gitmişti. Ta ki bir gün "beni götür" dediği ana dek tek kelime etmemiştik bir daha.

Buraya kısılıp kaldım. Kıpırdayamıyorum. Her şeyi kaybettim. Belimde duran hançere ulaşıp kendi boğazımı kesecek kadar bile halim yok. O hançere bile hükmedemiyorum. Ama O'nun yüzünü anımsıyorum. Bana vurduğu anı, benimle uyandığında kara saplanmış bir gelinciğe benzeyen gözbebeklerini. Elleri bir pençeye benziyordu onu da biliyorum. Her isyankar gibi O da kaçıp gitmek istiyordu. Yanımda götürdüm O'nu. O ağacın altında da uyuduk beraber. Sonsuza dek uyuduk orada. Belki de orada uyuyorum şu an ve birazdan uyanacağım. O'nun ılık kucağında. Belki de O'nu hiç öldürmemişimdir. Belki de ben hiç yaşamamışımdır. Bu an, sadece bir rahibin sayıklamalarıdır belki de. Böyle olmalı aslında. Yutkunamıyorum. Gövdemden artık kan bile sızmıyor.

Düşüyorum.

Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...