4 Ekim 2021 Pazartesi

Emanuel Swedenborg'un olağandışı yaşamı

 


29 ocak 1688 günü Stockholm'de maden işleriyle uğraşan ailesinin evinde doğan Emanuel Swedberg - soyadı doğduğunda Swedenborg değildi çünkü ailesi soyluluk ünvanını henüz almamıştı - 11 yaşında Upsala Üniversitesi'ne başlayabilecek kadar zeki bir çocuktu. On yıl süren eğitiminin sonunda etrafındaki tüm yaşıtları gibi maaşlı bir memuriyet işine girmek yerine babasının maddi desteğini arkasına alarak avrupanın çeşitli şehirlerini ziyaret edip oralarda yapılan bilimsel çalışmaları incelemek istiyordu. 1700'lü yılların başında bilimin merkezi artık Londra'ydı çünkü Sir Isaac Newton orada yaşıyordu. 

Genç Swedenborg Londra Oxford'da kendine önce bir daire tuttu. Burada ilk başladığı iş saatçilik oldu. El sanatlarına ve ince işçilik gerektiren işlere karşı aşırı ilgiliydi. Saatçiliğin yanında marangozluk yaptı. Bu işleri yaparken o dönemin çok ünlü astronomlarıyla da tanıştı. Önce yıldızları kataloglamakla uğraşan John Flamsteed'in yanında çalıştı daha sonra ünlü Halley kuyruklu yıldızına adını veren Edmund Halley ile tanıştı. Henüz 23 yaşındaydı ve kafasının içinde o dönem için son derece uçuk fikirler dolaşıyordu. Mesela uçan bir makine tasarlamak için planlar yapıyordu, bir deniz altı inşa etmek istiyordu. Yanında çalıştığı astronomlara güneş sisteminin sıkıştırılmış gazlarla oluştuğuna dair fikirlerini paylaşıyordu -ki bu fikri nebula hipotezi olarak biliniyordu ve aradan geçecek uzun bir süreden sonra doğruluğu anlaşılacaktı-. 

Zamanının ötesinde yaşayan İsveçli Leonardo 2 yıl boyunca Londra'da yaşadıktan sonra parası bitti. Babasına bir mektup yazarak maddi destek istedi ancak olumlu bir yanıt alamadı. Çalışarak yaşadığı hayatı karşılayabilmesi olanaksızdı O da el mecbur, Hollanda'ya Utrecht'e taşındı. Bir yıl burada yaşadı ancak burası kendisini açmadı. Ünü yeni yeşermekte olan Voltaire'in şehri Paris'e gitti orada da bir yıl kadar yaşadı. Paris çok eğlenceliydi ve zevklerine hitap ediyordu ancak burası da Londra gibi kafasındaki düşünceleri geliştirebileceği bir yer değildi. Son olarak Almanya Rostock'a gitti ve orada da bir yıl kaldıktan sonra 27 yaşında memleketi İsveç'e döndü. Bu arada tıpla da uğraşmaya başlamıştı. Tüm organların çalışma prensipleriyle ilgileniyordu ancak beyin her zaman odak noktasıydı. Çünkü küçük yaşlardan beri kafasında ruhla bedenin arasındaki ilişkiyi çözmek vardı. Tüm düşünce dünyasının merkezinde aynı soru bulunuyordu; Ruhumuzun kaynağı nedir? Bu sorunun yanıtını beyinde arıyordu. Dindar bir Luteran olarak yetişmişse de Hristiyanlığa ait kaynaklarda sorduğu soruların yanıtlarını bulamıyordu. 

Bu arada İsveç kralı Charles XII tarafından kabul edildi ve Swedenborg'un çılgın fikirlerini duyan kral  genç mucidin çalışmalarını desteklemeye başladı. Bu dönemde orduya destek vermek amacıyla bir makinalı tüfek üzerinde çalışmalar yaptı ki bilinen ilk makinalı tüfeği Amerikan İç savaşı sırasında Gatling üretmişti. -Arada tam 150 sene fark bulunuyor-

Swedenborg otuzlu yaşlarının başına geldiğinde nerdeyse her konuda bilgi sahibi bir bilim adamına evrilmişti. Bilimin Latince dışında başka bir dille ifade edilmemesinin bilginin yayılmasını engellediğini düşünüyordu ve bu nedenle kendi lisanı olan isveççe bir bilim dergisi yayınlamaya karar verdi; Daedalus Hyperboreus. Latince dışında yazılmış bilimsel metinler başta meslektaşlarından tepki çekse de dergi son derece popüler oldu. Bu arada babasının işleriyle ilgileniyordu ve metalürji üzerine çalışmalar yapıyordu. Bu işte o kadar başarılı oldu ki İsveç maden kurulunun başına geçti. Uzun yıllar madenler üzerine çalıştıktan sonra ülkesinde ulaşabileceği en yüksek mertebeye erişti; İsveç Kraliyet bilimler akademisine seçildi. 

Artık parası vardı, bilimsel çalışmaları kabul görmüştü, yazdığı kitaplarla bilim öğretmeye devam ediyordu ancak hayatında her zaman eksik bir şey vardı. 55 yaşına gelmişti. Tekrar seyahatlere çıkmaya başladı. Kafasının içinde her zaman dönen o cevap bulunamaz gibi duran sorulara yanıtlar arıyordu; Nereden geldik? Hayatın anlamı nedir? Ölüm son mudur? Bu sıralarda simyaya da merak salmıştı ve Londra'ya geri dönmüştü. Bir gün en sevdiği restoranlardan birinde keyifle yemeğini yerken birden etrafı karardı. Çevresindeki insanlar daha yavaş hareket ediyorlardı, zaman sanki frene basmış gibiydi. Siyahlar içinde bir figür gördü önünde. Yüzü gözü belli olmayan biriydi bu ve konuşmaya başladığında sesindeki hiddet Swedenborg'un yüzünde esiyordu. Adam şöyle demişti; Çok yiyorsun! Az ye! 

Ayağa kalkacak gibi oldu ancak yerinden kımıldayamadığını fark etti. Bütün gücüyle yerinden kalkmaya çalıştı ve sonunda ayağa kalkabildiğinde etrafındaki her şeyin normala döndüğünü fark etti. Yorgunluktan bir hayal görmüş olmalıydı. Yemeğini bitirmeden oteline geri döndü ve odasına girip yatağına uzandı. Tavanı seyrediyordu ki restoranda gördüğü siyah figürünün sesini yine işitti; 'Nereye kaçabileceğini sanıyorsun?. İşin gücün bilim. Bilimi bırak ve doğaya yüzünü dön.'

Başına gelen bu olaydan sonra Emanuel Swedenborg'un hayatı bir daha asla eskisi gibi olmadı. Swedenborg kendisine görünen bu kişinin tanrı olduğunu söylüyordu. 'Efendimiz İsa benimle görüşmeye geldi ve sırlarını bana öğretti.' diyordu. Ülkesinde hatta tüm Avrupa'da tanınmış olan kelli felli bir bilim adamı ortada hiçbir neden yokken bunları söylüyordu. Swedenborg çok sevilen bir insan olmasına rağmen başına gelenlerle ilgili yapılan yorumlar son derece sert oldu. Bilim çevresinde kendisine 'delirmiş' deniyordu artık. Halüsinasyonlar gördüğü söyleniyordu ve yaptığı çalışmaların geçerliliğinin artık olamayacağını bile iddia edenler vardı. Kendisine yapılan eleştiriler sadece bilim dünyasından gelmedi. Bizzat dönemin papası bile Swedenborg'un dinsel hiçbir fikrinin geçerli olamayacağını açıklamıştı. 

Ancak bütün bunlar Swedenborg'u durdurmadı. O gördüklerini günlüklerine yazmaya başladı ve yazdıklarına 'Rüya günlükleri' adını verdi. Tanrı üç farklı yolla kendisiyle konuşuyordu. Sıklıkla rüyalarında tanrıyla birlikteydi, gün içinde nadiren konuştuğunu söylüyordu ve son olarak da görünmeden sadece zihninden beliren bir ilham yoluyla tanrıyla iletişim kuruyordu. Tanrının rüyalarında kendisine cenneti cehennemi ve arafı gösterdiğini söylüyordu. Maddi alemin dışında bulunan manevi alemde zaman ve mekan yoktu. Fiziksel kurallar işlemiyordu ve Swedenborg'un cennet cehennemde gezinebilmesi için meleklerin bizzat kendisini hazırladıklarını anlatıyordu. Bu hazırlanma sürecini şöyle tanımlıyordu; melekler tarafından devamlı surette aralıksız şekilde sevgiyle donatılmak. Tüm bunları anlattığı -başyapıtı olduğu söylenen- eseri Arcana Caelestia'nın içeriği o kadar tartışmalıydı ki kitabını kendi adıyla yayınlayamamıştı. Kitapta cennet cehennem hayatının nasıl olduğu anlatılıyordu ve tanrının Swedenborg'a 'hristiyanlık dinini şu anda var olan yanlış doktrinlerden kurtarmasını' istediğini söylüyordu. 

Swedenborg'un kendisine gelen 'ilhamla' yazdığını söylediği kitaplar büyük kıyamet koparmıştı ve etrafında müritleri bile toplanmaya başlamıştı ancak O, kendisini takip edecek insanlar istemiyordu. Peygamber falan değilim ben diyordu ve sadece Hristiyanlığı saptığı yanlış yoldan döndürmeye çalıştığını söylüyordu. Yazdığı kitaplarda Cennet ve cehennemi şöyle tarif ediyordu; Tanrı insanları cezalandırmaya ihtiyaç duymayacak kadar sevgi doludur. Cehennem ve cennet, insanların kendi seçimleri sonucunda varacakları noktadır. Cehennemde insanlara aralıksız eziyet eden zebaniler veya şeytan gibi varlıklar yoktur çünkü o şeytanlar ve zebaniler bizzat insanların kendileridir ve insanların kendi içlerindeki öz nasılsa onlar öldükten sonra o özün yarattığı mekana kavuşacaklardır. Cennette de insanlar göksel varlıklara şahit olabileceklerdir ve cennetin en yüksek mertebesinde yüce yaratıcı bulunur. Orada bulunabilecek kadar arınmış olan insanlar tanrıyla birlikte yaşayabileceklerdir. 

Hristiyan dininin ifade ettiği cezalandırıcı tanrı figürü Swedenborg'un anlattıklarına yer almaz. Maddi dünyada yaşayan insanlar ne yaparlarsa manevi dünyada da bir etkiye dönüşür. Manevi dünyada bu etkiler birleşerek insanlar öldüğünde bir çeşit hazırlığa dönüşürler. Cennet içinde bedensel zevkler de bulunmaktadır hatta Swedenborg'un çoğu cennet anlatıları erotiktir bile diyebiliriz. Tanrı, sonsuz bir sevgiyle dolu olduğu için insanların kalbi eğer arınmamışsa, arınmalarını sağlayabilecek olan yer cehennemdir ancak bu arınma acıyla değil, ilhamla mümkündür. 

Son derece farklı bir ölüm sonrası hayat yorumu olan Swedenborg, öldüğü güne kadar 14 kitap yazdı. Bilimsel çalışmalarını birdenbire terk ettiği günden ölümüne dek 27 yıl daha yaşadı. Şüphesiz ki yazdığı şeylerin içeriği şu anda bile yazılsa aşırı kaçabilir ve çoğu insan kendisini deli olarak görse de yakın çevresinde bulunan, kendisiyle konuşan insanlar için O son derece makul, sevgi dolu ve anlayışlı biriydi. Yazdıkları ve düşünceleri dışında deli olduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Ayrıldığı bilimsel kurullarda bile yaşamının son yıllarına dek saygınlık görmüştü. Çoğu insan 70 yaşında yazdığı Cennet ve cehennem adlı kitabının tüm eserleri arasında en etkileyicisi olduğunu düşünmektedir. Yazdıklarından etkilenen insanlar arasında William Blake, William Butler Yeats, Ralph Waldo Emerson bulunuyordu. Carl G. Jung kolektif bilinçaltı kavramını yaratırken Swedenborg'un rüya günlerinden faydalanmıştı. Kant bile kendisinden övgüyle bahsetmişti. -Kant için birinden övgüyle bahsetmek son derece güçtür. -

Kendisi hakkında bazı mucizeler yarattığına dair rivayetler olsa da O kesin bir dille 'mucizeler yaratabilecek biri değilim' diyerek keramet sahibi olduğunu reddediyordu ancak kayıtlı ifadelere göre ölmeden önce yazdığı bir mektupta öleceği günü bilmişti. Göteborg'da bulunduğu sırada 400 km uzaklıkta Stockholm'de olan bir yangını yanındakilere anlatmıştı. Bazı insanlar ısrarla kendisinden keramet çıkartmaya çabalasalar da O hiçbir zaman bunlara ilgi göstermedi. 

Swedenborg 82 yaşında öldü. Hiç evlenmemesinin uzun bir ömre sahip olmasındaki etkisi hala tartışma konusudur. 


Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...