'Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz. Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz.'
Üssün girişinde bu anonsu son ses herkes duyuyordu. Yeni biri seçilmişti ve görev yerine ulaştırılması gerekiyordu. Yerde bulunan kontrol kulesi, 783 ışık yılı uzaklıktaki ana komutanlık üssüyle arada kurdukları solucan deliği yoluyla zaman mefhumu olmadan iletişim kurabiliyorlardı. Gabe Milligan özel olarak seçtiği bazı kişileri komutanlığa götürmekle görevlendirildiğinde yerde bulunan merkeze geliyor ve onları yukarıya ana komutanlığa ulaştırıyordu. Bir çeşit refakatçi görevi görse de birliğin en önemli üyelerinden birisiydi. Sorumlulukları çok büyüktü ve Milligan görevlerini kusursuz biçimde yerine getiriyordu.
Yeri yöneten çeşitli gruplar bulunuyordu ve bu gruplara en tepeden yol göstericiler atanıyordu. Bu kişiler belli bir olgunluğa erişmiş, uzay zaman arasındaki bilgilere karşı zihni açık, mücadeleci ve düzgün karakterli kişiler olmak zorundaydı çünkü bir yeri yönetmek kolaydı ancak o yeri şekillendirebilmek zor bir işti. Göksel bilgiler konsülü tarafından bu kişiler özenle seçiliyorlardı ve seçim yapıldıktan sonra Gabe Milligan'a bildiriliyordu. Milligan da yerden bu kişileri alıp girişecekleri zor uğraşları öncesinde onları eğitimlerinin verileceği ana komutanlığa götürüyordu. Bulundukları gezegen biri nötron yıldızı diğeri genç bir yıldız olan bir çift yıldız sisteminin içinde bulunuyordu. Nötron yıldızının yaydığı zararlı ışınlardan korunabilmek için gezegenin etrafına saydam koruma panelleri yerleştirilmişti ve bu paneller sistemine 'Peçe' deniyordu. Peçe'nin bir önemli özelliği de uzayda bulunan mineralleri kendisine çekip, o mineralleri kullanarak bir yeri yırtılırsa kendi kendine tamir edebilmesiydi. Peçe'nin bir diğer görevi de gezegenin her yerine enerji sağlayabilmesiydi. Emdiği zararlı ışınların hepsini enerjiye çevirerek yer üssündeki merkezlere gönderiyordu.
Milligan iniş pistinin neredeyse beşte birini kaplayan büyüklükteki gemisini indirdiğinde binlerce asker ve görevli gemisinin etrafında dizildi. Gemiden indiğinde bir seramoni gerçekleştirilecekti ancak Milligan böyle merasimlerden nefret ederdi. Üstün körü bir selamlaşmadan sonra O'nu bekleyen kalabalığın arasından geçip götüreceği kişinin yanına gitti. Landis adında bir kadın olduğunu, yerdeki şehirlere et sağlayacak olan hayvanların bakımını ve yetiştirilmesiyle görevli üst düzey bir memur olduğunu elindeki raporlardan okumuştu. Liman 567 adlı gezegende doğmuştu ve hasat edildikten sonra 5 yaşından beri ticari kolonilerde yaşamıştı. 932 yaşına dek uğraştığı belli bir işi olmamıştı ve sadece dört kez aydınlanma geçirmişti. Sistemin iş gücü için üretilmiş varlıklardan birisi olduğundan ömrü çok uzun süreler için ayarlanmamıştı ancak kurduğu hayallerin kusursuzluğu Göksel bilgiler konsülü tarafından tespit edilince takibe alınmıştı. Rüyalarının kayıtları iyice incelendikten sonra Landis'in yeni evrenlerin inşasında çalışabileceğine karar verilmiş ve bu maksatla kendisinin eğitilmesi kararlaştırılmıştı.
Milligan kapalı kapsüller içinde tutulan adayların olduğu odaya geldiğinde içerde çalışan tüm memurlar O'nu gördükleri anda eğilerek selam verdiler.
-Ne kadar süredir uykuda?
Dik saçlı kızıl sakallı kel bir memur hemen sorusuna yanıt verdi.
-Bulunduğumuz gezegenin kendi yıldız sistemi etrafında 674. dönüşünü tamamlaması bekleniyor. Geldiği gezegene göre 322 yıldır uyuyor. Bulunduğumuz sistemde zamanın etkileri daha yavaş hissediliyor ve uyku yoğunluğu için deneklerin bu nedenle burada uyutulmaları uygun bulunuyor. Denek 731 uyandırılmaya hazır.
-Denek 731 mi? Siz bu canlıların dosyalarını incelemiyor musunuz? O'nun bir adı var; Landis. Şu ruhsuz hallerinizden sıyrılın lütfen.
Memurun ağzı burnu yamuldu işittiği azardan sonra.
-Emredersiniz efendim. Kapsülün açılması için geri sayım başlatıldı.
Uyutuldukları bu bölüme 'Rüya tapınakları' adı veriliyordu. Binlerce farklı merkezin birleştirilerek kurulduğu bir rüya ağına bağlı olan sıradan bir yerdi burası ve içinde mütevazi denebilecek sayıda denek bulunuyordu. Evrenin her yerinden bulunup getirilen canlılar rüya tapınaklarında uyutularak rüyaları kayıt altına alınıyordu ve geldikleri yerler, varsa medeniyetlerinin türü ve şekli, bir canlı olarak düşünme yapıları, ait oldukları türün ihtiyaçları gibi son derece gereksiz görünen ancak çok değerli bilgiler kayıt altına alınıyordu. Memurlar her gün binlerce canlının rüyalarını katalogladıkları için yaptıkları iş onları hissizleştiriyordu ve bu durumu tehlikeli bulan Büyük Efendiler çalışan memurları gün aşırı değiştiriyorlardı.
Kapsül açıldı ve içinde bulunan saydam ancak bir gramı binlerce ton ağırlığında olan jele yapışmış olan Landis, mekanik bir cihaz sırtına bağlanarak kaldırıldı. Milligan yanındaki memura sorular soruyordu 'kalbi temizlendi mi? böbrekleri arıtıldı mı? Zihninde delilik emaresi olan düşünceler temizlendi mi?' gibi soruların hepsine memur sabırla olumlu olumlu olumlu diyerek yanıt veriyordu.
Landis sırtına bağlanmış olan cihazdan midesinin yıkanacağı başka bir cihazın koltuğuna oturtuldu. Bedenine yapışmış olan ve içinde gezinen artık maddeler arındırıldıktan sonra gözünü açtı.
-Kolant sizi umarım çok yıpratmamıştır.
Kolant, kapsüllerin içinde bulunan ve rüyaya yatırılan kişilerin içini, dışını, her yerini saran çok yoğun bir plazmaydı. Bu madde evrenin en kıymetli elementlerinden birisi olarak kabul ediliyordu çünkü bir canlıyla etkileşime girdiğinde o canlının düşünceleriyle iletişime geçebiliyordu. Kolant bilinen evrenin sadece tek bir gezegeninde bulunuyordu ve o gezegeni ele geçirmek için amasız bir savaş sürüyordu. Ana komutanlık kolant bulmakta çok zorlanmıyordu çünkü savaşan grupların hepsi bu maddeyi elde ettikten sonra kendileri için kullanmak yerine satıyorlardı ve en büyük alıcıları da ana komutanlıktı.
Landis gözlerini Milligan'ın üzerine çevirdi.
-Şu anda rüyada mıyım yoksa uyandırıldım mı anlayabilmem için soracağınız soru bu mu?
-Sizi çok uzun süredir takip ediyoruz hanımefendi.
-Bana Landis demenizi istiyorum. Sizin adınız nedir?
-Beni bir rüyanızda görmüş olmanız lazım. Size bilinçli olarak gösterilen o rüyada biz tanışmıştık zaten.
-Bunu umursamıyorum. Şu anda sizinle tanışmak istiyorum. Adınız nedir?
-Ben Gabe Milligan. Ana komutanlık üssü başkomutanlığı C sektör..
-Tamam tamam çok uzatmayın bu ayrıntılarla ilgilenmiyorum. Beni buraya almaya geldiniz ve hemen gitmemiz gerekiyor. Benim rehberim olacaksınız öyle değil mi? Benim adımı biliyorsunuz zaten kendimi yine de tanıtayım. Ben Landis. Kaark'tan geliyorum.
-Gezegeninizin adı bu demek. Size nasıl bir süreçten geçirileceğinizden bahsetmemi ister misiniz?
-Bunları yaşayarak görmekten hoşlanacağıma eminim. Önceden anlatırsanız geriye bir deneyim kalmayabilir. Hala rüyada mıyız değil miyiz bunu anlayabilmem için bir soru sormayacak mısınız?
-Pekala. Kuyruğuna leylaklar asılmış bir tilkinin gideceği yer neresidir? Oldu mu?
-Evet oldu. Rüyada olmadığım için mutluyum. Artık gidebiliriz.
Leittner deneyi adı verilen bir işleme göre rüyalarda uzun yılllar aralıksız gezen zihinlerin uyandıklarında zihinlerini tamamen kaybetmemeleri için bazı yöntemler geliştirilmişti. Bunlardan birisi rüyayı gören kişiye daha önce hiçbir yerde duymadığı bir soruyu sormaktı. Eğer bu da işe yaramazsa acil durumlar için kullanılacak prosedürler devreye giriyordu. Kişi eğer rüyada olduğuna hala inanıyorsa aklını yitirmesinin önünde bir engel kalmıyordu.
Milligan'ın gemisinin olduğu limana varmaları bir kaç saniye sürmüştü. Kalkış platformuna geldiklerinde Milligan geminin hangarından Landis'in bedenine uyan bir kıyafet çıkarıp verdi.
-Sana önceden yapılması gerekenleri anlatmamı istemedin ancak şu an zamanı geldi. Sana ilk yapman gereken şeyi söylüyorum; bu özel kıyafeti giymelisin. Gideceğimiz yerde gerçekliğin bazı faktörleri ortadan kalkabilir. Boyut, zaman ve ses gibi algılanabilir kavramlar değişebilir. Orada göreceğin eğitimden sonra neler olacağına bakacağız.
-Sen mi hakkımda karar vereceksin?
-Hayır ben sadece refakatçiyim. Bu işi çok iyi yaptığım için en yüksek potansiyelli canlılara eşlik edilmesi görevi bana düşüyor. Hakkındaki karar zaten verildi. Sen sadece ne karar verildiğini öğreneceksin.
-Yggdrasil'in olduğu yere gidiyoruz değil mi?
-Bu soruyu sormadın, bu an hiç yaşanmadı.
Elini Landis'in alnına tuttu ve kafasının içindeki o soruyu ve o soruyu sorduğu anı siliverdi.
-Şimdi kıyafetlerini giy. Uzun bir yolculuk bekliyor bizi.
İki kara deliğin arasında çekim kuvvetinin sıfıra yakınsadığı bir noktada kurulmak zorundaydı ana komutanlık. Burada bulunan zamansızlık ve üç boyutlu evrenin fiziksel kurallarının değişkenliği sayesinde rüya kayıtları eksiksiz biçimde tutulabiliyordu. Landis'in giydiği kıyafet, uzay zamanın kaydığı yerde kullanıcısının bedensel faaliyetlerini kontrol altında tutmaya yarıyordu. O nedenle kıyafetini çıkardığı anda zihni ortaya çıkacak paradoksları algılayabileceği için aklı sonsuza kadar küçülerek yok olabilirdi. Bu durum ölmeye kıyasla çok daha korkunç bir sondu çünkü kişi evrenin sonuna dek kendini hiçliğin içinde hapsedilmiş halde buluyordu.
Varış süresi tahmini olarak 28 milisaniyeydi. Yolculuğu yapabilecekleri iki ayrı koltuğa oturdukları anda varacakları yere 28 milisaniye içinde ulaşacaklardı. Tüm işlemler organomekanik cihazlar tarafından geminin kullanıcısının zihninden alınıp anında uygulanıyordu. Koltuğa oturdular ve ana komutanlık karşılarındaydı. Yok olmak üzere olan sombrero galaksisinin ortasındaki kara deliğin hemen yanında merkezi ele geçirmeye çalışan başka bir kara delik daha vardı ve tam ortalarında yedi katlı dev bir yapı bulunuyordu. Ana karargahın şekli daire gibi görünse de bu görüntü sadece arasında kaldığı ağır çekim kuvvetinden nedeniyle böyle görünüyordu. Asıl şekli piramitti. Ucu korkunç büyüklükte bir ışıkla parlayan bu piramit çekim kuvvetlerini dengeleyecek şekilde kendi etrafında dönüyordu. Piramidin en alt katında bir kapı açıldı ve Milligan gemisini içeriye soktu.
-Demek bütün bilgiler burada toplanıyorlar. Sen aslında bir refakatçi değilsin öyle değil mi? Efendilerin tüm işlerinden sorumlu olan göksellerden birisin.
Milligan söylenenleri duymazlıktan geldi ve gemisini içine girdiği platforma oturtmakla uğraşıyordu.
-Bu gemiden çıktıktan sonra aşman gereken yedi engel bulunuyor. Bunların hepsini aşabilirsen eğer varlığın kabul edilecektir. Bu süre boyunca senin yanında yer alacağım ve sana yardım edeceğim.
-Hakkımda karar verildiyse eğer, ben neden sınanıyorum?
-Onlar zaten neler olduğunu gördüler, tüm bunları sen görebil diye yaşıyorsun.
Bulundukları bina rahatlıkla bir yıldız sistemini içine alabilecek büyüklükteydi. Bazı kısımları uzaya açılıyordu, bazı kısımlarında şehirler yer alıyordu. Şehirlerin etrafında dağlar, ırmaklar, türlü yaratıklar, denizler bulunuyordu. Her katında farklı düşüncelerde canlılar yaşıyorlardı ve etrafta bulunan eşyalar, sesler ve şekiller orada bulunan kişilerin düşüncelerine göre şekillenebiliyordu. Burada istek duymak nadir görülen bir durumdu çünkü burası istek duymaya gerek bırakmayacak kadar kusursuz bir yerdi.
Milligan ve Landis ilk katın kapısının önünde duruyorlardı ve Milligan içinden 'buradayız' diye geçirdi, o anda önlerindeki dev kapı açıldı.
-Dilediğin kadar burada dolaşabilirsin sonuçta burada diye bir şey yok. Her an karşına çıkabilirler. Seni ne şekilde sınayacaklarını bilemezsin. Senin gibi daha önceden buraya gelmiş ve işlerini tamamlamış olanlarla görüşüp onlardan fikir de alabilirsin. Dilersen tek kelime bile etmeden sadece etrafı seyredip hiçbir şey yapmadan diğer katlara da geçebilirsin. Ancak bazı kurallar bulunuyor; eğer bir katı terk edip yukarıdaki bir kata çıkarsan geri dönüşü yoktur, tekrar aşağıya inemezsin. Her katta edinmen gereken bir ilim olacak ve sen o ilmi almadan bulunduğun katı terk etme hakkına sahipsin.
-Eğer o ilimleri almazsam sonunda başıma büyük bir iş açılacak öyle mi?
-Ben her zaman yanında olacağım.
-Söyle bana Milligan, burası tam olarak nedir?
-Tüm sırların bilinir kılındığı yerdir. Yaratılmış olan tüm canlıların aklından geçen en küçük bir düşüncenin bile silinmeden yazıldığı yerdir. Burası yaratılacak bir sonraki evrenin taslağının çıkarıldığı yerdir.
-Tam ve eksiksiz bir yanıt beklemiyordum. Söyle bana Milligan, hiç birisini sevdin mi?
-Gidelim. Yapman gereken işler var.
İlk kata geldiklerinde fillerle dolu bir denizin üzerinde uçan yılan yüzlü canlılara rastladılar. Denizin kenarında kumsallar yoktu, kayalıklar başlıyordu ve birden yükselen bir tepenin üzerinde bir şehir vardı. Şehrin içinde dokuz kadın yaşıyordu ve her kadın o kadar güzeldi ki sadece onları bir an için görebilmek için binlerce yıldır şehrin kapılarında bekleyenler vardı.
-Burada istek duymaya bile gerek yoktur demiştin ancak bu adamların hali nedir böyle?
-Onlar istek duymuyorlar ki, köle olmanın hazzını doyasıya yaşıyorlar. Aşağılanmadan, yadırganmadan ve birilerine hizmet etmelerine gerek kalmadan.
-Bunun neresi kölelik? Sadece bir kadının yüzünü görmek için bekliyorlar.
-Varlıklarını o görecekleri ana bağlamış haldeler. Bu bağlandıkları şey varlıklarını elinde tuttuğuna göre, buna rahatlıkla kölelik diyebilirsin. Elbette efendisi olmayan bir kölelik, kölelik tanımını tekrar gözden geçirmene neden olabilir. Eylem aynı kaldığı için adı da değişmemiştir.
Her katta buna benzer bir varlıkla, o varlığın bağlandığı bir duyguyla ve buna bağlı olarak hissedilenlerin yarattığı etkilerle ilgili bir vakayla karşılaştılar. Landis kendisinden önce gelenlerle de sohbet etti ve onları hayli sıkıcı buldu. Verdiği kusursuz yanıtlar kendisinde herhangi bir ben olma duygusu yaratamıyordu. Kendisini büyümüş hissetmiyordu, başardığını, yürüdüğü yolda ilerlediğini ve en önemlisi bir tatmin duygusu hissetmiyordu. Milligan bile Landis'e hayranlık dolu gözlerle bakıyordu.
Sonunda yedinci ve son kata eriştiler. Dört ırmağın köklerinden aktığı altından yapılmış dev bir ağaç önlerinde duruyordu. Bu ağacın büyüklüğü neredeyse Landis'in geldiği gezegen kadardı. Ağacın hemen altında sayfaları uçuşup tekrar içine geri dönen kitaplar savruluyordu. Yüz binlerce kitap birden bomboş sayfalarla açılıyorlardı ve sonra kendiliğinden yazılmaya başlıyorlardı. Son sayfasına dek yazılmış olan kitapların kapağı kapanıyordu ve diğer kitaplarda yazılanlarla çelişinceye dek de kapakları açılmıyordu. Eğer bir paradoks oluşursa önceden yazılmış olan kitaplar açılıp sayfaları kitaptan ayrılıp tekrar yazılıyorlar ve ait oldukları kitaba geri dönüyorlardı. Bu süreç sonsuzluk boyunca devam etmişti ve edecekti.
-Sonunda görmek istediğin yere vardık Landis.
-Bana çok iyi bir arkadaş oldun Gabe. Sana artık adınla hitap edebilirim çünkü sana sevgi duyuyorum.
-Neredeyse gülümseyeceğim. İşte önünde duruyor o kudretli bilge ağaç. O her şeyin yazılı olduğu sonsuz kütüphane. Ne dilersen önüne serileverecek. Senin gibi rüyalarda gezinmiş olanların aklından geçen her hayal işte burada yazılıyorlar. O hayaller damıtılıyorlar ve her hayalden bir dünya yaratılıyor. Bizim sırrımız budur. Her hayal, en küçücük bir düşünce bile zihinde kuruldukları anda buraya aktarılırlar ve eğer o düşünceye inanılmışsa, başka bir evrende yaşanması için ağacın dallarında belirir. Zamanı geldiğinde dalından kayarak gideceği evrenin içine girer ve orada yaşanır. En korkunç kabuslardan en ulaşılmaz mutluluklara dek ne hayal edilirse hepsi burada toplanırlar. Sen, o hayalleri kuranlar içinde en kusursuz olanıydın. Seni arındırdık ve kabul ettik. Ağacın önünde bir kapı açılacak. Artık kabul edildiğin için oradan geçebileceksin.
-Sen benimle gelmiyor musun?
-Eğer ben o kapının eşiğine parmağımı dahi uzatsam küle dönerim Landis. Oraya ait değilim. Sen oraya gidecek olansın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder